Yüzleşme 🏃

Yüzleşmeyle Başlayan Bir Başa Çıkma Hikayesi

Aktarmak, kaydetmek, sürdürmek, öğretmek, anıtlaştırmak… “Anlatmak”, insanlık tarihinin korkunç biçimde borçlu olduğu bir eylem. Toplumsal ilişkilerin – hatta bireysel güdülerin, yönelimlerin, kararların – belirlenmesinde, anlatmayla kurulan sayısız bağ var ve haliyle en ilkel an’dan bu yana insanlığın çizgisel ya da çizgisel olmayan her türlü ilerleme hali, “anlatmak” eyleminden nemalanmaya devam ediyor. Bu fikri tek bir olaya/olguya uyguladığımızda bile – örneğin dinlere – anlatmanın dehşete düşürücü etkisini görmek, anlatmayı çıkarınca insanlık tarihinden epey eksileceğini varsaymak hatalı olmaz.

Yine tarihe bakınca, anlatmanın “ebedi” bir yeni biçime kavuştuğu, çizmenin/yazmanın ne büyük bir etki yarattığını görürüz. Hatta kimilerimiz – mesela Rönesans tarihçileri – insanlık tarihinde “tarih öncesi (pre-history)” ile “tarih (history)” arasına keskin bir sınır çizmekten kaçınmayacak kadar cüretkardır. Bu cesur Ekvator fikri, ilk öğretim ders kitaplarına kadar açıklıkla taşınır: Sümerler milattan önce üçüncü binyıl civarlarında yazıyı icat ettiğinde tarih öncesi biter, tarih başlar. Burada, örneğin tarih ile arkeoloji arasında metodolojik bir ayrım gereksinimi gibi kendi tutarlılığını taşıyan fakat bu yazıdan başka bağlamlarda sürdürülmesi gereken bir tartışmayı kenarda tutarak, işlerin bu kadar keskin ilerlemediğinin açık olduğunu belirtmem gerekiyor. Yine de çizmenin/resmetmenin gelişmiş biçimi olarak sistematik bir yazı kullanma becerisinin, tarih öncesi’nde ve tarih’te muazzam etkiler (hız, ivmelenme, sürdürülebilirlik gibi alanlarda) yarattığını tespit edebiliriz.

Tıpkıbasım tekniklerinin geliştirilmesi, anlatmanın gücünü dramatik ölçüde değiştirirken, anlatılanı kalıcılaştırma ve yaygınlaştırma kapasitesini mucizevi biçimde artırır. On beşinci yüzyılda Johannes Gutenberg’in ürettiği matbaa makinesi, yazı kopyalamayı büyük ölçüde kolaylaştırıp çoğaltma maliyetlerini azaltırken, bilinen ilk örneği MÖ 59’a tarihlenen Romalı Acta Diurna’nın (“Daily Doings [Günlük İşler]”) öncülük ettiği gazete tarihinde de süper-hızlı bir gelişmenin önünü açar1University of Minnesota Open Textbooks, “Understanding Media and Culture” içinde “4.2 History of Newspapers”, https://open.lib.umn.edu/mediaandculture/chapter/4-2-history-of-newspapers/. Anlatmanın bir biçimi olarak gazetecilik, yüzyıllar boyu etki alanını genişleterek ve alt-yöntemler geliştirerek küresel ölçekte devasa bir kapsama boyutuna ulaşır.

Bugün dünyada anlatma yöntemleri 15. yüzyılda gerçekleşenle benzer ölçekte bir dönüşümü, dijitalleşme yönünde geçiriyor. Üstelik Türkiye’de bu dönüşümü zorunlu kılan ve anlatıcıları küresel eğilime yaklaşma arayışına iten ek faktörler de var. Ekonomik krizin etkisiyle kağıt ve baskı maliyetlerinin katlanılamaz hale gelmesi, havuz medyası olarak anılan basın/yayın kartellerinin baskı ve dağıtım ağlarını neredeyse tümüyle ele geçirmesi, alıcıların (endüstri içinde müşterilerin) yüksek maliyetler dolayısıyla fiyatları artan ürünleri satın alma kapasitelerinin azalması… Örneğin 2001’den bu yana yayın hayatını sürdüren ve 2020 Ekim’inde 200. sayısını yayınlayan Altyazı Dergi bile, salgın şartlarını bahane ederek Mayıs ayında dergiyi dijital ortamda yayınlamayı sürdürmek için altyapı çalışmaları yapıldığını açıkladı2Adalet Çavdar (15 Mayıs 2020), “Pandemiden sonra yayıncılık: Dergiler”, T24, https://t24.com.tr/k24/yazi/pandemiden-sonra-yayincilik-dergiler,2676. Ezcümle, dünyada ve – ölçeğimizi daraltmak maksadıyla – Türkiye’de “yayın endüstrisi” adıyla andığımız “anlatma sektörü”, zorunlulukları da ihtiva eden bir yüzleşme sürecinden geçiyor.

Aslında Nimbus’un hikayesi de bundan farksız. İki yıl önce kağıdı merkeze alarak başladığımız Nimbus’u yaratma serüveni, dokunmakla aramıza mesafeler koyan karantina günlerinde nimbuskultursanat.com’da bugün üretmekte olduğumuz erişilebilir dergiye dönüştü. Gururla söylüyorum ki Nimbus, yayıncılığın haletiruhiyesiyle yüzleşmeyi zül addetmeyerek anlatmayı sürdürebilmek için yeni yollar aramaya devam ediyor. Böylece “yüzleşmek” bizim için bir çözücüye, yönlendiriciye ve motivasyona dönüşüyor.

Bu ay Nimbus’ta yüzleşmeyi, onun toplumsal ve bireysel etkilerini, çeşitli hallerini ve tarihin ilerlemesindeki yerini tartışacağız. Nimbus’u biçimlendiren hikayeyle başlamak istedim zira yüzleşmenin İngilizce karşılığı olarak seçtiğimiz “to face” fiilinin Cambridge Sözlüğü’ndeki “nahoş bir şeyin varlığını/doğruluğunu kabul etmek ve onunla başa çıkmaya/mücadele etmeye başlamak” açıklamasını yerinde buluyoruz3Cambridge Essential American Dictionary, “face”, https://dictionary.cambridge.org/tr/s%C3%B6zl%C3%BCk/temel-amerikan-ingilizcesi/face_2. Bu çerçevede Nimbus’un hikayesi bir başa çıkma ve mücadele etme hikayesidir.

****

Nimbus olarak, 30 Ekim günü Ege Denizi’nde meydana gelen depremde zarar gören Türkiye ve Yunanistan halklarına geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Deprem riskinin varlığı sabit olan bölgede iki ülke hükümetleri, deprem kaynaklı zararların en aza indirilmesi için acil eylem planları hazırlamalı ve harekete geçmelidir. Türkiye ve Yunanistan hükümetleri; kent planlamalarında doğal afet riskini en aza indirmeyi önceleyen bir politika izlemeli, doğal afet tedbirlerinin tespitine ve gerçekleştirilmesine yönelik çalışmaları toplumun her kesime açık olacak biçimde yürütmeli, olası doğal afetlerde risk unsuru oluşturan kent planlarının ve yapıların onarılması/düzenlenmesi/yeniden yapılması hususunda ivedilikle aksiyon almalı, toplumu bilinçlendirmek amacıyla afet planlamasına yönelik kaliteli ve erişilebilir eğitim programlarını uygulamaya koymalı, 30 Ekim’de gerçekleşen depremden zarar gören çoğunluğu yoksul halk gruplarına mensup vatandaşları için yaşamsal destekleri ve kamu güvencesini acilen sağlamalı, afet sonrası rehabilitasyon çalışmalarında türcülük yapmadan depremden zarar gören her bir canlının maddi/manevi rehabilitasyonu için gerekli adımları atmalıdır.

Yanı sıra; özellikle deprem, sel, fırtına ve kasırga gibi yıkıcı etkilerinin düzenli tedbirlerle ve kamusal eğitimle büyük ölçüde azaltılabildiği dünyanın çeşitli bölgelerinde defalarca tecrübe edilen afetlerin afet öncesi planlamalarının niteliği, ortak kabulde birincil insan hakkı olarak değerlendirilen yaşam hakkının korunmasında belirleyicidir. Bu hususta Türkiye ve Yunanistan hükümetleri, kentsel planlamada ve afetlere yönelik tedbirler ile düzenlemelerde kapitalist/rantçı kaygılarının önüne toplumdaki tüm bireylerin ve toplumun dolaylı/dolaysız parçası olan her bir canlının yaşam hakkını koruma önceliğini yerleştirmelidir.

 

Bu yazıya referans verin: Kerim Can Kara (1 Kasım 2020), "Yüzleşmeyle Başlayan Bir Başa Çıkma Hikayesi", Nimbus, Erişim tarihi: 28 Kasım 2020, https://nimbuskultursanat.com/yuzlesme/yuzlesmeyle-baslayan-bir-basa-cikma-hikayesi/.
Referanslar
 
Kerim Can Kara
Editör. TOBB ETÜ'de Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğrencisi. Mareliber'de emekçi.

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir