EdebiyatYüzleşme 🏃

Baba, Devlet ve Tanrı: Okurla Bir Diyalog

Meşhur İngiliz şairlerden Rudyard Kipling, “Epitaphs of the War (Savaşın Mezar Yazıtları)” başlığı altında topladığı şiirlerinde Antik Yunan’dan beri gözlemleyebileceğimiz mezar taşı şiiri geleneğini biçimsel olarak edinir. 1. Dünya Savaşı’nda ölen birçok özneye anlatıcı rolü vererek her birinin ölüme ilişkin cevaplarını kaydeder kendince. Bu öznelerin arasında “Ölü Bir Devlet Adamı”, “İsyancı”, “İtaatkar”, “Tecavüz Edilmiş ve Öcü Alınmış” gibi ifadelerle tanımlanan birçok kişi vardır. Bu ifadelerle adlandırdığı kısa şiirlerinin Rudyard Kipling şiirinde ne derece önemli olduğu, Kipling’in bu şiirlerin yazıldığı süreçte şiirinde süregelen eğilimlerle yorumlandığında nasıl tartışılabilecekleri konusunda birçok şey söylenebilir. Ancak bu kısa şiirlerde kanımca en çarpıcı olanı, Kipling’in iki dizeyle yetindiği şu şiirdir:

If any question why we died,
Tell them, because our fathers lied.

Bu dizeleri şöyle çevirmek mümkün:

Eğer sorarsa biri, neden öldük, diye
Söyle onlara, babalarımız yalan söyledi çünkü

Christopher Hitchens, Kipling’in ırkçı, emperyalist, sadist ve Yahudi karşıtı olduğunu savunur. 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz gençlerinin askerliğe gönüllü olması için coşkulu demeçler verdiğinden bahseder. Anlatılana göre, Kipling’in öz oğlu da İngiliz Kraliyet Ordusu’nda görev alırken ölmüştür ve yukarıda verdiğim dizeler Kipling’in oğluna tuttuğu yasın bir dışavurumudur. Baba, üzerinde doğuştan iktidar sahibi olduğu oğlunu, büsbütün organik bir ilişki kurduğu devletin nihaî zaferiyle ve tanrıya ilişkin vaatlerle süslediği bir kutsiyet uğruna, bile bile ölüme sürüklemiştir. Burada oğlunun savaşa katılması bağlamında Kipling’in doğrudan onayını veya dayatmasını aramak ne kadar gereksizse; bizzat oğlunun, savaşta kendini var edebileceğini, hatta kendine aşkın olacağını düşündüğünü varsaymak da o kadar mantıklıdır.

Yukarıda anlattığım hikâye gerçek mi? Ya da bu hikâyenin gerçekliğini tartışmak ne kadar elzemdir? Gerçek ve yapıntı (veya kurgu) arasındaki ilişkinin muğlaklığı sanat-edebiyat tartışmalarında çokça yer bulur. Şöyle söylemek yeterli: Bu hikâyenin gerçek olup olmaması hiç de önemli değil. Baba, devlet ve tanrı üçgeni, bu üçgenin unsurları arasındaki ilişki, yukarıdaki hikâyede en açık örneklerinden birini verir. Yaşantıdaki karşılığı inkar edilemeyecek kadar açık bir örneğini… Belki uçlaşmış, ancak uçlaştığı ölçüde gerçeğe ve gerçekliğe dair bir o kadar anlatısı olan bir örneğini hem de…

Gerçek ve yapıntı, birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe geçmiş, birbirinden beslenen, birbirinden beslendiği ölçüde de bir diğerini üreten iki kavram. Bu ikilinin arasındaki ilişkiyi, yapıntının gerçeğe kıyasla tarihselliğini tartışmaya çalışmak, bulunduğumuz zamanda sanatın doğrudan ilgisi olmalı mı? Bu tartışma, sanat tarihinin ilgi alanına girebilir, onun için değerli de olabilir; ancak yaratan insan (ya da Benjamin’in tabiriyle, üreten-yaratan insan) için ne kadar gerekli olabilir? Muhakkak anlamlı yönleri vardır. Ancak ereksel bir anlam hiyerarşisi kuracak olursak, sanatçı özne ve doğrudan sanatın ilgisine girecek daha önemli başlıklar olduğunu reddedemeyiz.

Gerçek ve yapıntı arasındaki ilişkinin muğlaklığını ihmal etmeyerek, en az Kipling örneğindeki kadar çarpıcı bir başka hikâyeye geçelim. Bu defa satır aralarına dikkat ederek. Doğu’ya gidelim ve Yusuf Kıssası’nı tekrar okuyalım. Bu kıssa (Kuran’da anlatıldığı şekliyle), güzelliğiyle dillere destan, kardeşlerinin kıskançlığıyla bir kuyuya atılan, babasının kör olana kadar yasını tuttuğu, nihayetinde Mısır diyarında mevki kazanarak muzaffer olan bir peygamberin öyküsü değil midir? Mahmud Derviş’in de şiirleştirdiği hâliyle; gördüğü düşün gerçekleştiğine tanık olan, rüya ilmiyle lütuf bulmuş, sonunda muvaffakiyete nail olmuş bir peygamber. Yalansız… Ancak Muhammed Peygamber’e kaynaklık eden Musevi müktesebatındaki önemli bir detay atlanmıştır bu hikâyede. Yakup’un (liderlik ettiği ataerkil kavim için) sembolik bir eylemi vardır, Yusuf henüz abilerinin arasında yaşarken. Yakup, İbranice’de כְּתֹנֶת פַּסִּים‎‎ (ketonet passim), İngilizce’de “coat of many colors” diye ifade edilen, çok renkli bir cüppe yaptırmış, bunu da oğlu Yusuf’a armağan etmiştir1Yusuf, Yakup’un geçkin bir yaşında doğması sebebiyle, babasından büyük bir alaka görmüştür. (Yaratılış 37: 3). Thomas Mann, Yusuf ve Kardeşleri’nin birinci cildinde, istediği kadar “güzelliğin affedilebilir bir yanını arama” eğilimimize felsefi açılımlar getirsin ve Yusuf’un abilerinin acımasız eylemini temellendirsin. Yusuf Kıssası’nın Musevi kaynaklardaki tasvirinde kısmen pedagojik bir hata olduğu bariz.

Yakup’un diğer oğulları, Yusuf’un kayırıldığını hâliyle bu jestten anlamıştır; ataerkil verasetle yönetilen kavmin başına Yusuf’un geçebileceğini, Yakup’un buna gönüllendiğini çıkarmak için bütün sebepler gözlerinin önündedir! Yusuf’un kuyuya atılmasında, mutlak kötü (!) abilerinin hazımsızlığı kadar bu hazımsızlığı körükleyen Yakup’un hataları da etkilidir. Sonrasında iktidarla yüceltilen Yusuf’un (belki de sırf bu sebeple) mühürlenen zaferi, metnin içinde tanrıyı yine kendine uygun yöntemlerle aklar. Babası Yakup’un kederi övülür. Yusuf’un hikâyesi çilenin, bu yüzden de asketik her şeyin, meşruiyetini pekiştirir. Oysa Yakup’un hatası barizdir; anlatı, Yakup’un da bir peygamber olduğunu bize tanrının haklı çıkışıyla unutturur. (Yakup) Peygamberin günahsızlığına, bir baba olarak göz göre göre yaptığı hata dahil edilmemelidir sanki. Atlattığı bütün sıkıntıların sonunda Yusuf, bir tarafta Yahudi halkının öbür tarafta Müslümanların bir peygamberi addedilerek iktidar kazanır.

Şimdiye kadar anlattığım iki öyküde, iktidar, iki oğul öznesinin de ne kadar talebi olmuştur? Bir babaya tapınma hâli – ilk örnekte açıktan verilmiş ve ikincide alt metinde işlenmiş olsa da – ikisinde de barizdir. Oysa tanrının ve devletin dolayımı olan babanın kendidir. Yusuf’un öyküsünde mekansızlaşmanın da bir metaforu olarak okuyabileceğimiz “kuyu”, ya da Kipling’in oğlunda doğrudan ölümle biten yol, kimlerin hatalarının karşılığıdır? Baba, tanrı ve devlet, kendilerini muhatabında var etmek isterler. Evet, bu üçlemenin arasındaki güçlü bağ tersinden ezileni, dayatılanın öznesini, güçlü bir hikâyeye dönüştürür; ancak ondan intikamını tam da bu şekilde almaz mı? Çünkü onun hikâyesini böyle düğümler, onu kutsadığı her şeye yakınlaştırarak öldürür, hatırlanmaya değer her şeyini unutturarak ölümsüzleştirir. Denebilir ki bir hikâye içi boşaldığı ölçüde hatırlanacak hâle gelir.

Bin Dün Var Yarında’da, “Kuyuda” şiirinin son bölümünde şöyle yazmıştım:

anladım bir sır olacak benden
kendini konuşamayan
belki bir ben’dim, öyle diyecekler
ölümler kendi rivayetlerinde
aynalar tekrarında ölümlerin

Yalnızca tarihi değil, çevremdeki hikâyeleri kazdığımda da bu gerçekleri görüyorum. Şiir, belki de hatırlanmayanın bilincidir. Belleğimizde var olamayanların, bıçağı tutanla yüzleşemeyen İshakların…

Bu bilincin bize vereceği nedir? Açıkçası zamanında ona bir ödünç vermişim gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. Çocuklar için verderlung kavramını tekrar okuyorum sanki. Üzünç denizinin çocukluğa vuran dalgaları bu hikâyeler. Kıyıdan habire açılan, başka yer bulamayınca da gidip büyüklüğünde uyuyan bir çocukluğun.

Gidip aynı kıyıda duruyorum. Önce şu dizeleri duyar gibi oluyorum:

Sevgiydi, Tanrı’nın sonsuz ağzıydı
Ilıman güz rüzgârlarıyla gelen
Tam üstüne varıp kandıracakken
Bir de uyandık ki her şey ölümün2Gülten Akın, Kırmızı Karanfil, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020, s. 102

Ve:

O küt adamlardı kızgın ve yan yana
Kış atları sanki kendi karanlıklarında
Yaşamanın olumsuz kapısını bekleyen

O söylemediğimiz sözcüklerdi
Yürütüp gemilerini bilinçaltlarının
Azgın sularından düşlere iten3Gülten Akın, Kırmızı Karanfil, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020, s. 54

Sonra aynı ses, bu defa, şunları söylüyor:

Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi
Bir şeycik olmadı – Deneyin lütfen –
Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım
Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın

Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
Bir yaşantı ile karşılayanlara
Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum4Gülten Akın, Kırmızı Karanfil, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020, s. 53

Kara saçlarından kurtulan özne önce kendi varlığıyla yüzleşir (görüntüsüyle). Bilinci avlayan gölgeleri o görüntünün aydınlığında boğar. Üçgen sarsılır, varoluş başlar. Baba, devlet ve tanrı kendi başlarına kalmıştır artık, elbette bir yandan ellerindeki her şeyi çoğaltmaya devam ederler. Ancak yaşamanın olumsuz kapısını yıkıp geçen, onu bekleyenleri de iradesiz kılan, hikâyemizin gerçekten güçlü tek tarafıdır; ben’i yeni bir yaşantıyla karşılayabilmek. Rüya o zaman gerçek olur, çocuk kendi adasıdır artık. Özne mekânını kendinden çıkarır. Ötekilere örgüler onu.

*Kapak resmi: Pieter de Grebber “God Inviting Christ to Sit on the Throne at His Right Hand” – Web Gallery of Art https://www.wga.hu/frames-e.html?/html/g/grebber/pieter/inviting.html

 

Bu yazıya referans verin: Hüseyin Serhat Arıkan (7 Kasım 2020), "Baba, Devlet ve Tanrı: Okurla Bir Diyalog", Nimbus, Erişim tarihi: 28 Kasım 2020, https://nimbuskultursanat.com/yuzlesme/baba-devlet-ve-tanri-okurla-bir-diyalog/.
Referanslar
  • Akın, Gülten, Kırmızı Karanfil, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020
 
Hüseyin Serhat Arıkan
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi son sınıf öğrencisi. Bin Dün Var Yarında (Mayıs, 2019) şiir kitabıyla Şiir Atı Seyhan Erözçelik İlk Kitap Şiir Ödülü'ne layık görüldü. Şiir, söyleşi ve yazıları Kitap-lık, Varlık, Sözcükler, K24 gibi dergilerde çıktı.

    Yorum yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir