EditördenYukarı ⬆️

İşaret ve İtiraz Parmağını Yitirmeyen Çocuklar

Bilimlerin ideolojileri vardır. Buna rağmen sosyal bilimlerin tarafsızlıktan azade olmadığı fikri “normal” kabulüne haizken pozitif bilimlerin elle tutulur, gözle görülür gerçekleri referans almakla tarafsızlaştığı iddia edilir, aksinin beyanı marjinale yorulur zira “pozitif olan” tartışılmaktan hoşlanmaz. Onun yaptığı zamanı ileri taşımak, hakikati ve sadece hakikati görünür kılmak, uygulanabilir çözümler üretmek… özünde – bir biçimde – insanlığın önünü açmaktır. Gerçekte, örneğin bilimlerin en “pozitiflerinden” tıbbın Covid-19’a şifa olan çözümler silsilesi ne uygulanabilirdir ne çözümdür ne de hakiki. Çünkü “hakikatte” bedava öğle yemeği diye bir şey yoktur, bu yüzden aşıyı satın almak zorundasınızdır (paranız olmasa da). Teşbih bu ya, bilim ne kadar “pozitifse” atanan rektör de o kadar “hukukidir”1Av. Fırat Kuyurtar (5 Ocak 2021), “Rektör Ataması Yasal (!), Peki Ama Hukuki mi?”, Art-izan, http://www.art-izan.org/toplum-siyaset/guncel-toplum-siyaset/rektor-atamasi-yasal-peki-ama-hukuki-mi/. Üstelik hukuk epey de negatiftir.

Boğaziçi eylemcilerinin bu türden bir örgütlü motivasyonu yok elbette. Bu motivasyonun büyülü ve, devamla, büyüleyici halini geçen yılın Eylül ayında elimizden geldiğince tartışmıştık Eylem dosyasıyla. Bağlantılı olarak eylemlilik hali, bir sorun-çözücü ve (süreklilikten güç sağlayarak) örgütleyiciye dönüştü Boğaziçi eylemlerinde. Bir anlamda Gezi’deki örgütleyici toplumsal özün çok benzeri, son bir aydır büyüteç görevi görüyor Boğaziçi’nden taşagelen eylemler için – tabi ki kronik sorunlarını da taşıyarak. Burada iki büyük parantez açmak gerekiyor belki de.

Birincisi, “yepyeni solun (bir yandan da tekrar eden)” küresel gündemleri. Sadece geçtiğimiz iki yıl içinde hızla ivmelenen ve biri devasa, diğeri görece daha az şok edici olan iki yenilginin bayrak kişileri Jeremy Corbyn ve Bernie Sanders, belki öngörülemez yoğunlukta tartışma alanı buldu solda. İkisinin formülü de basitti: Sınıfı değil talebi örgütle. Özünde çelişkili olsa da çeşit çeşit grafikte kırmızı sütunu uzatabildi bu kampanyalar, çelişkiler çağında. Bu kaçınılmaz olarak başka bir şeyin, sınıf-öncelikli talebi yeniden üretmek ve örgütlemekteki “darboğazın” da itirafı bir biçimde. Aynı özü, yani salt talebin örgütlenmesini, Gezi’nin ve Boğaziçi eylemlerinin de toplumsal karşılığı büyütmede bir anahtara dönüştürdüğünü, solu da – en azından eylem boyutunda – ivedilikle ikna ettiğini tespit etmek mümkün. Dolayısıyla bu parantezin tartışma konusu, ironik biçimde Boğaziçi’nden yükselen toplumsal talebin sınıfla ne kadar iç içe olup olmadığı.

İkinci parantez de bununla bağlantılı aslında. Boğaziçi’ndeki toplumsal talepler zincirinin sınıfsal talebi en az “yepyeni sol” kadar bastırması, büyükçe bir zayıf halka yaratıyor, ki biraz yukarıda bunun miras alınan bir tür kronik sorun olduğundan söz etmiştik. Köşeli parantezde şunu da belirtmeden geçmemeliyiz, üniversitenin bu açıdan konumu daima tartışmalıdır ve tartışılmalıdır. Gerçekleşen vakada bu zincir pek de zorlanmadan kırılabildi “egemen” tarafından. Bunun berrak göstergelerinden biri, bu ülkenin en başarılı çocukları söylemiyle “normale” göz kırpanlar ile; alışın, biz buradayız söylemiyle “barışçıl” protestoları “marjinalleştirenler” arasındaki çelişki. Nitekim bu çelişkili hal, Boğaziçili öğrencilerin yayınladığı Kürtçe açıklamanın etrafında birkaç gece Twitter’ı işgal eden bir çatışmayı ateşledi (vaka özelinde Twitter, kamusal alanın çok önemli bir parçası olduğu için kayda değerdir). Aslında biz bunu Boğaziçi eylemlerinin “düşünsel öncelinden” hatırlıyoruz: İlk üç gün biz de gittik ama sonra marjinalleşti.

Tam bu noktada bir de kaçak paranteze ihtiyaç var. Özellikle Gezi’den bu yana sıkça kullandığımız “toplumsal muhalefet” kavramı, olan biteni özetliyor bir bakıma. Zira bu “muhalefetin” iktisadi açıdan muktedir bileşenlerinin sayısı, en az muhalifler kadar fazla. Bu kavramı örgütleyense “egemenlerin birincisi” olan siyasi iktidarın, hegemonyada kendisine “sorun çıkaran” herkesle kavgalı olması. Yani “birtakım elitler” söylemine geliştirilecek karşıt-söylemin “Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden gelen emekçi ailelerin çocukları” olması, bu çatışmada artı puan yazmıyor “toplumsal muhalefetin” hanesine. Çünkü “birtakım elitler” söylemi; mülk sahibi Kadıköy/Cihangir eşrafını ne kadar ihtiva ediyorsa, hegemonik muhalefeti de o kadar ediyor. Yani bu bahiste seçilen sıfatlar, neredeyse hiçbir zaman sözlükte ya da toplumda buldukları anlamları sürdürmüyor, kırılıyorlar.

Biraz umutla ve şiirle bitirelim. Yukarı bakmak, başını eğmekten daha zor gibi geliyor kulağa. Fiziksel olarak öyle de belki ama metaforik olarak bence tam tersi. Bana sorarsanız Boğaziçi eylemlerinin Gezi’den ne az ne de çok sunturlu ya da karamsar yanı var. Yine de bildiğim, yukarı bakmanın ve yukarı bakma iradesine sahip çıkmanın tarihsel bir sorumluluğu var toplumun her bir bileşenin omzunda. Unutmadığım bir geçmiş zaman sohbetinden, sıkça hatırladığım bir cümleyle bitireyim: “Gezi’den sonra evlerimize girdik girmesine ama o günlerden beri bir gözümüz hep sokakta.”

Yukarı bakın, çocuklar itirazı işaret ediyor.

hangi zamanlar derseniz
işte, o zamanlar
okur nazar değil
okur yaşardık
cimri değildik hayallerimizde
işaret ve itiraz parmağını yitirmeyen çocuklardık
hangi zamanlar derseniz
işte, o zamanlar
çokta az, azda çoktuk

Sezai Sarıoğlu

 

Bu yazıya referans verin: Kerim Can Kara (17 Şubat 2021), "İşaret ve İtiraz Parmağını Yitirmeyen Çocuklar", Nimbus, Erişim tarihi: 9 Nisan 2021, https://nimbuskultursanat.com/yukari/isaret-ve-itiraz-parmagini-yitirmeyen-cocuklar/.
Referanslar
 
close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Yorum Yapın