ToplumYukarı ⬆️

Cesaret ve Demokrasi Pandemisi

Bu yazıda Nimbus’un Yukarı teması çerçevesinde, Türkiye’de normalleşen korku iktidarının yerine demokrasinin normalleşmesi mi gerçekleşiyor sorusunun cevabını arayacak; yirmili yaşlarındaki gençlerin 1.6 kilometrekarelik bir kampüs içinden tüm Türkiye’ye verdiği demokrasi dersini ve cesaretin bulaşıcılığını tartışacağım. Gelin önce bir hikaye ile başlayalım.

Vakti zamanında kimselerin yüksek sesle konuşamadığı, hatta bağırıp çığırmaktan korktuğu dağ yamacında bir köy var imiş. Köydeki bu korkunun sebebi, zamanında üstlerine düşen çığ imiş. Ahali arasında bu korku öylesine normalleşmiş ki o gün bugün herkes fısıldaşarak iletişim kuruyormuş birbirleri ile. Bir gün bir bebe doğmuş. Sabinin köyde olandan bitenden haberi yok tabii, basmış nidayı ak memeler için. Köylüler ilkin korkup çığ ha düştü ha düşecek derken, bebe bağırmaya devam etmiş. Bebe bağırdık sıra, ahaliye bir özgüven gelmiş. Yıllardır çığ korkusundan fısıldaşan koca koca insanların sırça korkularını, bir bebenin nidası yerle yeksan eylemiş. O günden sonra köyde kimseler korkmamışlar.

Türkiye toplumu içerisindeki çeşitli gruplar 1980 Darbesi’nden ve gençlik nezdinde de Gezi Parkı protestolarından beri, üzerine çığ düşmesinden korkan ahali misali derin ve öfkeli bir sessizlik içerisindeydi. Boğaziçi’nde ve diğer üniversitelerde direnen akranlarımız, nidasıyla meşhur o bebek olabilir mi? Umudum o yönde lakin temkinli yaklaşmak lazım gelir. Türkiye’de sol, 70’li yıllarda yirmilerinde olan gençlerin yazdıklarının üzerine tek bir satır yazamadığı için, gerçekleşen her toplumsal harekette ağızlarına pelesenk ettikleri “Pratik teoriye götürecektir” hezeyanı ile yıllardır her pratiğe bir teori uydurmaya kafa yoradursun, biz işin doğrusuna bakalım. Hiç şüphesiz Boğaziçili öğrenciler hem yazdıkları mektupta hem de eylemin ilk gününden bu yana hiçbir arkadaşlarını ne kimliklerinden ne de görüşlerinden dolayı yalnız bırakmayarak meclisteki yaşlı adamlara demokrasi dersi veriyorlar. İktidar kanadı ise kendi tekellerine aldıklarını sandıkları dindar gençlerin ve özellikle de türbanlı kadın öğrencilerin demokratlığını ve başkaldırışını hazmedebilmiş değil.

Öte yandan bu süreç bize şunu açıkça gösterdi ki, Beştepe’deki sarayın en büyük korkusu ne ekonomik krizler ne de dünyayı kasıp kavuran koronavirüsü. Saray “bulaş riski” daha yüksek olan şeylerden korkuyor: Demokrasiye olan inanç ve onu besleyen cesaret. Öyle ki demokrasinin ve cesaretin bulaş hızı, bu ikiliyi önümüzdeki dönemin yeni normali haline getirme potansiyeline sahip. Bu potansiyeli fark eden saray, yargı eliyle öğrencileri gözaltına aldırıp yatarı olmayan suç iddialarından tutuklama talepleriyle bugüne değin ilmek ilmek ördüğü korku iktidarında adeta vites arttırdı. Öte yandan iktidar el arttırdık sıra gençler de geri kalmadı, yüreklerinin neye yettiğini gösterdiler. Göstermeye de devam ediyorlar. Öncelikle Boğaziçi’nde rektör atamasına karşı gerçekleştirilen protestolarda farklı toplumsal sınıflardan, farklı siyasal ideolojilerden ve aynı siyasal ideoloji içerisindeki farklı fraksiyonlardan gençlerin ortak bir paydada buluşması iktidarın kutuplaştırıcı politikalarında ne kadar başarısız olduğunu açıkça gösterdi. Kampüs içerisindeki öğrencileri bölemeyen merkezi iktidar, hareketin içerisindeki milliyetçi/muhafazakar perspektifin daimi düşmanı LGBT bireyleri marjinalleştirme yolunu denedi, İçişleri Bakanı tarafından “sapkın” olarak tanımlandılar. Bu denemede iktidar hem öğrencileri hem de Millet İttifakı’nı yoklamıştı ve ikincisinde göreceli bir başarı elde etti. Bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi’nin ise ayrı bir yeri var. CHP başta gençlik olmak üzere örgütleri üzerinden son derece başarılı bir sınav verirken, genel merkez açısından aynısını söylemek mümkün değil.  Öte yandan öğrencilerde bir başarı elde edememek 12. Cumhurbaşkanı’nı ne kadar öfkelendirdi ise, o günden bu yana öğrencilerin ve akademisyenlerin ne teröristliği kaldı ne de provakatörlüğü. Bir gecede okula kurulan iletişim ve hukuk fakülteleri ise tam bir fecaat.

Bizi birleştiren şeyler, ayıranlardan daha fazla.

Hypatia

Peki bu süreç nereye varır? Önümüzde iki ihtimal mevcut. Birinci ihtimalde, diğer üniversitelerde de rektör atamalarına karşı, üniversite bağımsızlığından yana, özgür, laik ve fırsat eşitliğine dayalı bir eğitim talebi etrafında; siyasal görüş, toplumsal sınıf ve kimlikler ayırt edilmeksizin, öğrencisi ve akademisyeni ile ortak bir mücadele verilir ve Boğaziçi, çığ düşen köyün ağlayan bebeği olur. İkinci ihtimalde ise, geçtiğimiz günlerde bir üniversitedeki eylemde yaşandığı gibi, bizleri birleştiren şeyler yerine ayıranlara odaklanılır ve Boğaziçi’nde gerçekleşen olaylar, tarihimizdeki onurlu direnişlerden birini anlatan bir dipnot olarak kalır. Öte yandan vurgulanmadan geçilmemesi gereken bir nokta ise olayların depolitize edilmesine yönelik liberal hezeyanlar. Bıkmadan usanmadan söylememiz gereken şey, güneş altında yaşanan her şey politiktir. Bazı liberaller, Boğaziçi’ne giren “başarılı” öğrencilere (evet “-rılı”) bir tolerans geçilmesini ve diğer okulların kendi kaderlerine terk edilmesini öngören bazı saçmalıklar sayıklamaktalar. Unutmamalı ki, fırsat eşitliğinin sağlanamadığı bu sistem içerisinde başarı kavramı da alabildiğine politiktir, sınıfsaldır. Bu yüzdendir ki, köy okulundan mezun bir çocuğun ulusal çapta derece yapması manşetleri süsler her yılın yedinci ayında.

Çözüm ise farklılıklardan korkmayan, türdeşliği bir erdem olarak görmeyen; kimlik temelli oluşumları ulusal güvenliğe karşı bir tehdit olarak algılamak yerine, bu oluşumların ilgili grupların hak arayışlarının göstergesi olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduran bir anlayışa ihtiyaç vardır. Boğaziçi’ni kültürel ve dinsel kodlamalarla, geçmişe referansla tanımlayan milliyetçi/muhafazakar anlayış karşısında; siyasal, seküler ve ulus-ötesi kodlamalarla, geleceğe referansla tanımlayan yeni bir siyaset, mevcut sorunlara tatmin edici çözümler üreteceği gibi ufukta beliren toplumsal sıkıntılara karşı da erken tedavi imkanı sunacaktır. Türkiye’nin bugün en temel ihtiyacı birbirinden farklı toplumsal, kültürel, dinsel ve etnik grupları bir araya getirebilecek sosyal demokrat bir siyaset anlayışıdır1İhsan Kamalak, Sosyal Demokrasi Notları, Kalkedon.

Son olarak daha önceki bir yazımda kullandığım ifadeleri bugün için aynen kullanmak istiyorum. “…mahcubiyetin verdiği ağırlıktan dolayı, sokaklarda boş boş bakan gözlerle boynumuzu eğmiş kaldırımları parke taşlarını izliyoruz. Gökyüzüne bakmak bir ayrıcalık olmuş artık, sadece hırsızlar bakabilir. Ve bizleri bu duruma düşürenler sanıyorlar ki, gökyüzünün tapusu kendilerine ait. Bizden geleceğimizi çalanlara düşünce ayağa nasıl kalkıldığını gösterme vakti gelmiştir. Düşünce ayağa kalkarak. Düşünce ayağa kalkmalıdır ki karanlığa mahkum edilen geleceksizler, tapusunu aldıklarını sandıkları mavi gökleri geri alabilsinler ellerinden.”2Selim Cankara (24 Eylül 2020), “Düşünce(,) Ayağa Kalk”, Nimbus, Erişim tarihi: 19 Şubat 2021, https://nimbuskultursanat.com/eylem/dusunce-ayaga-kalk/

Evet, aşağı bakmayacağız!

*Kapak fotoğrafı: Behram Evlice

 

Bu yazıya referans verin: Selim Cankara (19 Şubat 2021), "Cesaret ve Demokrasi Pandemisi", Nimbus, Erişim tarihi: 10 Nisan 2021, https://nimbuskultursanat.com/yukari/cesaret-ve-demokrasi-pandemisi/.
Referanslar
  • İhsan Kamalak, Sosyal Demokrasi Notları, Kalkedon
  • Selim Cankara (24 Eylül 2020), “Düşünce(,) Ayağa Kalk”, Nimbus, Erişim tarihi: 19 Şubat 2021, https://nimbuskultursanat.com/eylem/dusunce-ayaga-kalk/
 
close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Yorum Yapın