Tomurcuk 🌱

Açıyoruz Yelkenlerimizi yahut “Yağmura Bir İsyandır Bizimkisi”

“Ama artık hiçbir şeye güvenemiyorum. Amerikalılar gerçekten Ay’a gittiler mi? Her şeyi stüdyoda inşa etmiş olmaları olanaksız değil, hele araç Ay’a konduktan sonra astronotların gölgelerine bakarsan pek inandırıcı görünmüyor. Körfez Savaşı gerçekten yaşandı mı, yoksa bize arşivden fragmanlar mı gösterdiler? Bir yalan dünyada yaşıyoruz ve sana yalan söylendiğini biliyorsan hep kuşkuda yaşamak zorunda kalıyorsun. Ben kuşkuluyum, daimi olarak kuşku duyuyorum. Tanıklık edebileceğim tek gerçek şey, onlarca yıl öncesindeki gibi duran bu Milano’dur. Bombardımanlar gerçekten oldu ve bombaları ya İngilizler attı ya Amerikalılar.”1Eco, Umberto (2015). Sıfır Sayı. Cendey, Eren Yücesan (çev.). İstanbul: Doğan Kitap, s. 41.

Bu sözleri Braggadocio söylüyordu, Umberto Eco’nun Sıfır Sayı romanında. Neredeyse komediye varan yazınsal tavrıyla medyayı eleştirirken, okurunun duyduklarına ve gördüklerine yönelik şüpheciliğini kışkırtmak için muhteşem bir drama yaratır Eco. Basının politik reflekslerle, iktisadi kaygılarla ya da editör fantezileriyle nasıl kuşatıldığını anlatırken Eco’nun doğru haber, ilkeli basın, haber alma özgürlüğü gibi birtakım kavramları arkaladığına inanmak işten değildir. Hikâyeyi öyle kurgulamıştır ki kitap boyunca bir an olsun düşünmeden, dalıp gitmeden, “şüphe etmeden” durmasına izin vermez okuyucusunun. Peki ya sonra? Elinize aldığınızdan beri son cümlesini sırası gelmeden okumamak için sabırla beklediğin kitabın, sırası gelen son cümlesini de okuduktan sonra…

Eco gerçekten basının politikayla, ekonomiyle ya da editör fantezileriyle olan ilişkisini anlatırken, onu eleştirmek mi istemiştir? Bütün bu anlatının ardındaki esas, basının bu ilişkilerini çaresizlikle ya da olağanlıkla örtbas etme kaygısı olamaz mı? Ya bu soruları, daha sık duyduğumuz bir tanesiyle değiştirsek: Amerikalılar, gerçekten Ay’a gittiler mi?

Neil Armstrong muhtemelen 1969 yazında Ay’a iniş yaptı ve ayak basmakla kalmayıp bayrağı da dikti. Fakat buraya kadar anlattıklarımın özü bu değildi, aksi komik olurdu sanıyorum. Temel nokta cevap değilse geriye kalan yalnızca sorunun kendisi oluyor ve evet, bütün bunlar sadece soruyu yüceltmek içindi; nitekim bizi yola çıkarandır.

****

Baudrillard’ın her geçen gün daha çok habere ve bilgiye karşın giderek daha az anlamın üretildiği evreninin2Baudrillard, Jean (1982). Simülakrlar ve Simülasyon. Adanır, Oğuz (çev.). Ankara: Doğu Batı Yayınları. s. 116 2020 yılında eriştiği boyut, içinden çıkmanın asla mümkün olmayacağı illüzyonunu dayatıyor adeta yaşayanlarına. Bu “post-modernitenin de sonrası” bilgi çağına, aynı hızla anlam üretebilecek düşünsel ve fiziksel gücümüz olduğu iddiasında değiliz fakat anlam arayışımızın – aslında temel yaklaşımımızın – bu ikilikten beslendiği muhakkak. Hal bu olunca “post-modernite sonrası” kavrayışının hapsediciliğine karşı bir “nefes alınacak alan” yaratma temelinde Nimbus’un statüko karşıtı olduğunu tespit etmek gerekir. Nimbus’ta yazılanların temeli sosyal olguları çepeçevre saran laf-u güzaftan arındırarak anlaşılır hale getirmek ve riyasız bilgiyi kamulaştırmaktır. Gerçeklere kostüm dikilen bir çağda, sahneye anadan üryan çıkıyoruz.

****

Nimbus hikayesi, 2018 yılında – çoğu genç gibi – kendinden büyük sorular sormaktan çekinmeyen birkaç gencin bir araya gelerek sorduğu bir soruyla başladı. Daha iyi bir dünya nasıl mümkündür? Kendi ön kabulünü yaratan bu sorunun tek bir gerçek yanıtı yok belki de. Muhtemel yanıtları alt alta sıralarsak, epey uzun bir liste elde ederiz herhalde. Elbette uzayıp giden listedekilerin hiçbiri gibi, biz de tek ve gerçek yanıtı bilmiyoruz, bu yanıtın mümkün olup olmayacağını da. Bize kalansa soruya odaklanmak oluyor ve biz mücadeleyi sorunun ta kendisinde buluyoruz: Daha iyi bir dünya.

****

Bundan iki yıl önce bir soruyla başlayan yolculuğumuzun adını Nimbus koyduk: Yağmur bulutu. Gerçekte bu, iki yönlü bir kavram bizim için. Bir tarafıyla, parçası olduğumuzu hissedebilmekten onur duyduğumuz öğrenme, biriktirme, aktarma – kadim – değirmeninin inançlı bir ifadesidir. Diğer yanıyla içinde yaşadığımız ıslatan, saran, bunaltan dinmez yağmurlar rejimine diyalektik başkaldırıdır Nimbus. Yani açıyoruz yelkenlerimizi ve(yahut) yağmura bir isyandır bizimkisi.

****

Nimbus, aylık yayınlanan bir online dergi olacak. İlk ayımızın, Temmuz 2020’nin başlığını “Tomurcuk” koyduk. Bu ilk sayıda edebiyat, felsefe, tarih, sosyoloji, psikoloji gibi farklı alanlarda “Tomurcuk” temasına uygun düşen makaleleri; Temmuz ayı içinde peyderpey yayınlayacağız. Bu ay 10’dan fazla makale yayınlamayı, bir de röportajı sizlerle buluşturmayı planlıyoruz. Tüm bunları nimbuskultursanat.com’dan ve Nimbus’un sosyal medya hesaplarından takip edebileceksiniz. Ayrıca bu yazıyı bir bilgisayardan okuyorsunuz sağda, bir mobil cihazdan okuyorsunuz aşağıda yer alan abonelik formuna e-posta adresinizi bırakarak aylık güncelleme postaları alabilirsiniz.

****

“Tomurcuk” bir yanıyla duygusal, bir yanıyla maceracı ve bir yanıyla yenilikçidir bizim için. Umarız Nimbus fikri uzun yıllar hayatta kalır, hep hayalini kurduğumuz bir entelektüel çevrenin oluşma, büyüme ve yayılma noktası olur. Bu temenniyle “Tomurcuk” Nimbus için referans noktasıdır, can suyunu vermek için aylardır çabaladığımızdır, nicelerine hayat verecektir.

 

Bu yazıya referans verin: Kerim Can Kara (1 Temmuz 2020), "Açıyoruz Yelkenlerimizi yahut “Yağmura Bir İsyandır Bizimkisi”", Nimbus, Erişim tarihi: 21 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/tomurcuk/aciyoruz-yelkenlerimizi-yahut-yagmura-bir-isyandir-bizimkisi/.
Referanslar
  • Baudrillard, Jean (1982). Simülakrlar ve Simülasyon. Adanır, Oğuz (çev.). Ankara: Doğu Batı Yayınları. s. 116
  • Eco, Umberto (2015). Sıfır Sayı. Cendey, Eren Yücesan (çev.). İstanbul: Doğan Kitap. s. 41
Kerim Can Kara
Editör. TOBB ETÜ'de Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğrencisi. Mareliber'de emekçi.

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir