EdebiyatProtesto ✊

Şiir, Mahrem, Protesto

Sanatın ulu ölçütlerinden çekilip düşünelim. Nedir onlar ki yaşamı reddedip, kendi varlıklarını onaylayabilmek için yalnız kendilerine gereksinim duysunlar? İdealizmin bir burcunda, büyüsünü, şarkısını yitirmeyen bir dairede, daha ne kadar gözlerimizi kamaştıracaklar? Her şeyi yedeklerine almalarını haklı kılacak bir temel var mı, ya da geçerliliklerini kanıtlayacak bir karşılıkları? Nedir bizi onlardan bir türlü vazgeçiremeyen sözde “öz”?

Türkçede şiir, modernizme en hızlı cevap üreten edebi tür olduğu kadar, içerikte en gericisidir. Sahih şiir gibi halkalanmalar bu gericiliğin felsefi mevzilerinden yalnızca birkaçı. Öte yandan, şiirimizde biçimin gelişimi hep önde gitti. Şiirin metinsel bağlamı olarak biçim, içerikle karşılıklı ilişkiye hünerli ellerde sokuldu. Bu hala böyle. Şiirimizin içerikteki gericiliği; düşüncenin örgütsüzlüğünden, kültür endüstrisinin kanıksadığımız formüllerinden, kapitalist hegemonyadan besleniyor, onların etkisini kılcallarımızda yeniden üretiyor olmalı.

Sözünü ettiğim gericiliğin tarihselliği bakımından kökünü kazıması en zor biçimine “mahrem bakış” adını vermek mümkün. Mahrem bakışın tacı, geleneğin başında duruyor. Her geleneğin dilde şiiri üreten kişilere sunduğu verili sembolik biçimler, imge toplamları, tahayyül yöntemleri vardır. Bunlar, belirli bir zamanda kabul edilebilir şiiri gösterdikleri gibi şairlere sınanması mümkün doğal sınırlar verirler. Bu sınırları aşmak – aşma eyleminin içerdiği yeni unsurlar kendilerini bir bütünlükte kanıtlasalar bile – çoğunlukla hoş görülmez. Gelenek dündedir; evet, Eliot’ın dediği gibi gelenek bir süreklilik arz eder, fakat bu süreklilik sonraki basamağı olan yarına dünün sonuçlarını taşır. Şairin zaten kazanamayacağı bir yarış, hükmen mağlup olduğu bir zamansallık… Fakat düşünen ve deneyimleyen insan, reddini muhalefete dönüştürebilmiş şair, reddi ve muhalefetinin kapsayıcılığı ölçüsünde günü yakalayabilir. Elbette eninde sonunda eskimeyi, ölmeyi göze alarak.

Mahrem bakış, şiire neyin girip giremeyeceğini, daha önemlisi ne girdiği takdirde o metnin şiir olmaktan çıkacağını belirleyen, belirler gözüken; tanımlayan fakat tanımsızlığını utanarak itiraf eden bir öznenin bakışıdır. Üstelik sanatın veya şiirin ne oldukları sorusuna nesnel bir cevap verilemeyeceği konusunda sözde bir fikir birliği vardır. Şiiri mahrem edinen, burada son kalesine, öznelliğine sığınır ve “Ben beğenmedim” diyerek kurtulur işin içinden. Oysa bu öznelliğin ne gibi nesnel koşullarla biçimlendiğini, mahrem bakışının altında yatan siyasal kanaatleri yadsır; sessiz bir çoğunlukla paylaştığı varsayımlar yalnız kendine aitmiş gibi bir tavır takınır.

Yukarıda bahsettiğim, mahrem bakışın gelenekçilikten çıkan biçimi, genellikle yaş ortalaması yüksek bir çevrenin paylaştığı bir davranış kodudur. Gelenekçilik muhafazakarlıktır çünkü, hangi siyasal ideolojiden gelirse gelsin. Bu muhafazakarlar, kadim olanı, son derece tıraşlanmış bir tarihi miras alan, değer ölçütlerini bu tarihin duygusal karşılıklarıyla belirleyen yaşlılardır. Bizim neslimiz, onların salt görünür olan tutum ve kanaatlerine saldırmanın müthiş hazzıyla, yaşlıları eleştirmekten geri durmadı. Fakat mahrem bakışın yaş ölçütünde anlaşılamayacak, sınıfsal incelemeye tabi tutulması gereken bir başka, çok daha önemli bir boyutu var. Bu boyut, siyasal olanla girdiğimiz ilişkide açığa çıkıyor.

Bir totoloji: Siyasal şiir kuru propagandadır. Bu öyle bir önyargıdır ki, büyük Amerikan şairi George Oppen’ı bile zamanında esir almıştı. Şairin ve eylemcinin estetikleri farklıdır, kanaatine varana kadar – ki bu bile kendi içinde bir uzlaşmaydı – ve Meksika’daki tecridini tamamlamadan şiire dönmemişti Oppen1Oysa Neruda hep yazdı. Canto General’in büyük bir kısmını yazarken kaçaktı.. Bu önyargının neye dayandığını incelemek mümkün. Siyasal olanın alanı hegemonik düşüncenin elleriyle daraltılmaya çalışıldıkça, sömürünün görünürlüğü baltalandıkça, her siyasi terennüm sessiz bir odada atılan çığlığa benzer. Bu çığlık kimilerini rahatsız etmekle kalmaz, odanın sessiz nizamına aykırıdır. Çığlığı atan niye utanmak zorunda olsun? “Kuru propaganda” önyargısının bir de estetik kaygılara dayanan bir temeli var. Bu yazının sınırları dahilinde şöyle bir açıklama yeterli olabilir: O şiiri kuru propaganda yapan, siyasal bilinci yeterince gelişmemiş ya da onun gelişimine şiirindeki gelişmeyi uyduramamış şairin yetersizliğidir.

Oysa şiir, reel olan her şeyi içerebilir. Gerçeğin şiirde nasıl bir karşılık bulacağı, ele alınacağı, işleneceği sorusu şairin tercihinde. Gerçeği doğrudan vermek, içeriğin biçime üstün kılınması poetik bir tercih olabilir. Öte yandan, reel olanı şiir diliyle ifade ederek, şiirin kendisini bir bilgi aracı olarak önermesine yol açmadan, gerçekliğin şiirsel karşılığını duygusal deneyimde vererek de şiir yazılabilir. Neruda’nın üç yüz şiirlik Canto General’i bu iki yöntemin de örneklerini taşır.

Türkçe şiir, yapayalnız, acınası bir lirizme saplandı. Bu lirizmin kerameti kendinden menkul. Bireyi boşluğunda sonsuz kabul ediyor; neredeyse stoik bir tanrının ürünü. Bu minvalde, farklı şairlerin üretimleri birbirlerinin çeşitlemesi olmaktan ibaret. Ne var ki siyasallıktan bağımsızmış gibi davranan, onu yok sayan bir estetik2Ki böyle bir estetik bile olumsuzladığı şeyin bir parçasını içinde barındırır, yani apolitik bir estetik de siyasî bir tavrı gösterir…; toplumsallığını reddeden, kendinden ibaret saydığı varlığını kozmos addeden öznenin şiirini verir. Pavese’nin deyişiyle “dinlerin en ucuzu aşk” da böyle bir şiirin nihai, kıt, güdük lirizmine içerik sağlar3Yanlış anlaşılmamak adına: aşk şiirinin bu lirizmdeki biçiminden bahsediyorum, aşk şiirinin kendisine dair bir ret yok burada.. Bu içeriği görünürde tercih etmeyen bazı şairlerse, bir anti-tez kurayım derken benliğini reddeden bir öznenin çelişkili, kendi üstüne kapanan ifadelerini; grotesk gösterişin değer üretmeyen, çarpışmaya girmeyen, anlamı boşlayan jestini yeğliyor. Onların şiirlerinde mahremi reddetmek, her şeyi reddetmenin yöntemsiz karmaşasına devrediyor kendini.

Şiir yaşamı dışlıyorsa bırakalım tanrılara ait olsunlar. Eğer dışlamamalıysa, dışlayamazsa, şiir, her detayıyla politik olan yaşamı içermek zorundadır.

 

Bu yazıya referans verin: Hüseyin Serhat Arıkan (19 Nisan 2021), "Şiir, Mahrem, Protesto", Nimbus, Erişim tarihi: 10 Mayıs 2021, https://nimbuskultursanat.com/protesto/siir-mahrem-protesto/.
 

close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Hüseyin Serhat Arıkan
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi son sınıf öğrencisi. Bin Dün Var Yarında (Mayıs, 2019) şiir kitabıyla Şiir Atı Seyhan Erözçelik İlk Kitap Şiir Ödülü'ne layık görüldü. Şiir, söyleşi ve yazıları Kitap-lık, Varlık, Sözcükler, K24 gibi dergilerde çıktı.

Yorum Yapın