Protesto ✊Psikoloji

Protestolara Yönelik Saldırganlığı Anlamak

Açık olan bir şey var ki başkalarıyla aynı şeyi yapmanın mecburiyeti, birçok kişiyle uyum içinde kalmak istemekten geliyor.

Grup Psikolojisi ve Ego Analizi kitabında Sigmund Freud, bunu savunuyor. Peki, ya uyum içinde kalmak istenmezse?

Rahatsızlık hissi, protestonun temel dayanağını oluşturan unsurlardan biri. Bir çeşit başlangıç noktası gibi de düşünülebilir. Bu hissi takiben “Bu hep böyle mi gider?”, “Başka yolu yok mu?” gibi sorgulamalar, bizi bir sonraki adıma götürür: Sorumluluk alma ve adım atma. Yani evet, protesto bir yönüyle rahatsız olunan herhangi bir durumun sorumluluğunu üstlenme ve ona yönelik bir adım atma durumu olarak tanımlanabilir. Her zaman somut bir eylem olması gerekmediği gibi çoğunlukla bu yönünü biliyor ve/veya kabul ediyoruz. Bu nedenle bu yazıda protesto kavramını daha çok eylemsel (yürüyüş, miting vb.) bağlamıyla ele alıyor olacağım.

Protestonun ortaya çıkması sürecinde yukarıda da ifade ettiğim gibi grup normlarının dışına çıkma, toplumsal uyum ve “normali” bir kenara bırakma ve bunları değiştirme yönünde eyleme geçme söz konusu. Bizim gibi toplumlarda ise bu gibi eylemler; kabul görmeyen, yaftalanan ve hatta saldırgan bir tutumla engellenen bir niteliğe sahip. Peki, özellikle saldırgan bir tutumun benimsenmesinin arka planında yatan sebepler neler?

Bu soruyu yanıtlamaya başlamadan önce saldırganlık kavramının bu yazıdaki sınırlarını çizmek gerekiyor: Fiziksel ve sosyal saldırganlık. Fiziksel saldırganlık, herhangi birinin bedenine yönelik yapılmış her türlü saldırıyı ifade ederken sosyal saldırganlık, manipülatif yollarla gerçekleşen tüm tutum ve davranışları kapsar. Saldırganlığı bu iki boyutuyla değerlendirdiğimiz zaman, arka planında yatan sebeplerin genetik mi yoksa çevre kaynaklı mı olduğu sorunsalı karşımıza çıkıyor.

Fiziksel ve sosyal saldırganlıkta kişisel farklılıklara, genetik ve çevresel etkenlerin katkısını ölçmek için yapılan bir araştırmada1Brendgen, Mara et al., “Examining Genetic and Environmental Effects on Social Aggression: A Study of 6-Year-Old Twnis”, Child Development, 76(4), 2005, 930-946.; 6 yaşındaki 234 ikiz ve öğretmenleri ile görüşmeler yapılıyor. Sonucunda fiziksel saldırganlığa genetik faktörlerin etkisi %50-60 düzeyinde iken sosyal saldırganlıkta bu oran %20 olduğu ifade ediliyor. Bu bulgu ise bize, saldırganlığın arka planında hem çevresel hem de genetik faktörlerin etkili olduğunu gösteriyor.

Saldırganlığa neden olan çevresel faktörleri ele alacak olursak akla ilk gelen kavramlardan biri “zenofobi” (yabancı korkusu/nefreti). Apartmana yeni taşınan komşu, sınıfa yeni dahil olan öğrenci, başka bir ülkeden göç eden herhangi biri… Her biri için ortak olan şey; bağlamına göre değerlendirildiğinde normalin dışında gelişen, yeni, farklı, bilinmez yani yabancı olması. Birçok insan için tanıdık olmayan kişi ve/veya durumlar, güven sarsıcıdır. Bu nedenle pek hoş karşılanmaz ve zenofobi tetiklenmiş olur. Zenofobinin panzehiri ise “temas”tır. Ancak temas ederek, iletişim kurarak ve karşılıklı paylaşım ile bizim için yabancı olan şey, tanıdık ve bilindik hale gelebilir. Ancak söz konusu “yabancı” bir grup, eylem veya hareket ise temas alanı daha dardır; çünkü güvensizliğe eşlik eden başka çevresel unsurlar sürece dahil olur: Öğrenilmiş kalıp yargılar, mitler ve önyargılar.

Anlaşılmayan ve/veya bilinmeyen bir eyleme yönelik önyargılar ve mitler, birbirinden beslenerek nefret söylemi ve dezenformasyona neden olabilir. Ki bunun sonucunda da bir gerilim ve tepki ortaya çıkar. Bu tepki ise çoğunlukla saldırganlık tepkisidir. Bu tepki fiziksel olabileceği gibi bilişsel şekilde de olabilir. Yukarıda değindiğimiz araştırmaya göre, fiziksel saldırganlıkta genetik faktörler; sosyal saldırganlıkta ise çevresel faktörler daha faal. Peki, bu bulgu neden önemli? Çünkü toplumumuzdaki protestolara yönelik saldırgan tutum, sadece fiziksel değil; ciddi düzeyde manipülatif yöntemlerle de gerçekleştiriliyor. Fiziksel güç kullanımı, saldırganlığın dürtüsel bir tepkisini oluşturuyor. Manipülatif yöntemler ise işin gözle görülmeyen, bilişsel boyutunu oluşturuyor: Ötekileştirilme, etiketleme, tektipleştirme ve ayrıştırma gibi. “Çapulcu”, “terörist”, “vatan haini” ifadeleri bunlara örnek gösterilebilir. Buradan yola çıkarak sahip olunan deneyim, ebeveynlik stili, gelenek, inanç, kültür ve diğer öğretiler, bizim bilinmeyene verdiğimiz bilişsel tepkiyi, empatik tutum düzeyimizi ve kabul edebilirliğimizi etkiliyor, yorumu yapılabilir.

Tüm bunlara ek olarak kritik bir diğer çevresel faktör ise elbette ki medya ve habercilik dilidir. Haberlerin sunumu ve yansıtılma biçimi, kullanılan dil, reklamlar, sosyal medya kanalları ve diğer iletişim araçları aracılığıyla doğrudan provokasyon yöntemi kullanılarak toplumun protestolara ve uygulayıcılarına yönelik öfkesi beslenirken paralel olarak saldırgan tutumları artış gösterebilir. Sorgulayıcı düşünme ve analitik yaklaşımın gelişmediği toplumlarda bu gibi sonuçlar ile karşılaşmak ne yazık ki kaçınılmazdır.

Saldırganlığa neden olan genetik faktörler değerlendirildiği zaman – sadece genetik kaynaklı olmayabilir – bazı kişilik bozuklukları ele alınabilir: Anti-sosyal kişilik bozukluğu, narsisistik kişilik bozukluğu, patolojik özgecilik gibi. Bunlara kimi zaman eklektik olarak eşlik eden veya kendi başına etkili olan diğer bir genetik unsur ise korteksin işleyişi ve hormonal yapıdır. Örnek verilecek olursa, kimi insanların amigdalası (beynin limbik sisteminde yer alan ve duyguların yönetimi konusunda önemli bir işleve sahip kısmı) diğer insanlara göre daha fazla aktivasyon gerçekleşir. Bunun sonucunda ise dürtü bozukluğu ve tepkisellik artış gösterebilir ve özellikle fiziksel saldırganlık eğilimi artar.

Toparlayacak olursak; toplumda yaşayan herkes, başkalarıyla aynı şeyi yapmak mecburiyetinde olmadığı gibi toplumsal normlar ile uyum içinde kalmak istemeyebilir. Bunun sonucunda mevcut durumu protesto ederek değişime yönelik bir adım atmayı seçebilir. Ancak protesto, kelime anlamıyla dahi toplumumuzda muhafazakar zihniyeti benimsemiş, değişime kapalı olan kesim için ürkütücü bir niteliğe sahip. Bu niteliğin yarattığı kaygı ve endişe ile baş edememenin sonucunda ise protestoyu gerçekleştirenlere yönelik saldırgan bir tutumun benimsendiğini görüyoruz. Oysaki daha empatik, daha destekleyici tutum ve davranışlar sergilemek mümkün. Başka türlü bir dünya yaratmak bizim elimizde. Aksi takdirde J. G. Whittier’in ifadesiyle bir insan olarak sarf edebileceğimiz belki de en üzücü söylem ile karşı karşıya kalabiliriz: “Olabilirdi”.

*Kapak fotoğrafı: Gökçe Er, “Perfect Sense”

 

Bu yazıya referans verin: Cemre Öztoprak (25 Nisan 2021), "Protestolara Yönelik Saldırganlığı Anlamak", Nimbus, Erişim tarihi: 11 Mayıs 2021, https://nimbuskultursanat.com/protesto/protestolara-yonelik-saldirganligi-anlamak/.
Referanslar
  • Brendgen, Mara et al., “Examining Genetic and Environmental Effects on Social Aggression: A Study of 6-Year-Old Twnis”, Child Development, 76(4), 2005, 930-946.
 
close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Cemre Öztoprak
Psikolojik Danışman, Ankara Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümü 2018 mezunu, Uçan Süpürge Vakfı'nda genel koordinatör olarak toplumsal cinsiyet üzerine çalışıyor.

Yorum Yapın