Normal ⛵Toplum

AB’nin Güvenlik Anlayışı ve Türkiye İçin Brexit Ne Demekti?

Avrupa bütünleşmesi/birleşmesi, belirgin fakat her zaman münhasır olmayan deneyimler geçirmiştir. Dolayısıyla gerek Avrupa özelindeki gerekse küresel koşullardan etkilendiği söylenebilir; bu, bütünleşmeyi etkileyen faktörlerin kimisinin Avrupa’ya özgü, kimisinin kapitalizmin genel gelişimine uygun oldukları anlamına gelir. Bunun yanı sıra, güvenlikçi dönüşün göçle olan alakası ve göç politikalarının Avrupalılaştırılması, Avrupa Birliği’nin güvenlikçi paradigmaya geçişi sürecinde sık sık vurgulanan noktalardır. Avrupa bütünleşmesinin bu paradigmaya (ya da dönüşe) tekabül eden evresi göçü merkezine alır ve onu bir güvenlik çerçevesi içinde nasıl kavramsallaştırdığıyla tanımlanır. Avrupa bütünleşmesinin bir çıktısı olarak bu kavramsallaştırma, bütünleşmenin bir önceki evresi olan kültürel dönüşte, başta Komisyon olmak üzere AB kurumları aracılığıyla üretilen ve belirlenen “biz” ve “öteki” kavramlarıyla da doğrudan ilişkilidir elbette. Fakat göçün güvenlikçi paradigmanın merkezinde olduğunu söylemek, onun güvenlikçi dönüşü belirleyen tek unsur olduğu anlamına gelmez. Güvenlikçi dönüş, refah devletinin kriziyle, az önce değindiğimiz gibi kültürel dönüşün (dolayısıyla aidiyet siyasetinin) ve neo-liberal geçişin şekil verdiği bir evreye işaret eder. İşte bunlar tarihsellikleriyle işlendiğinde ve AB’nin 1970’lerle 80’lerden itibaren geliştirdiği siyasetiyle ele alındığında, “göç”ün oynadığı rol, AB’nin onunla nasıl bir ilişki kurduğu kadar, güvenlikçi paradigmada açığa çıkar. Yöntemimizi böyle belirlersek, Türkiye’nin AB adaylığının son birkaç on yılda geçirdiği değişiklikleri de Türkiye’nin Brexit referandumuna giden süreçte İngiltere’deki AB karşıtlarının söylemlerinde nasıl nesneleştiğini de anlamak kolaylaşır.

Güvenlikçi Paradigma ve AB

Güvenlikçi dönüş üç büyük tema üzerinde yükselir: İç güvenlik, kültürel güvenlik ve refah devletinin krizi. (Huysmans, 2000)1Huysmans, J. (2000). The European Union and the Securitization of Migration. Journal Of Common Market Studies, 38(5), 751-775. Bu temaları anlamlandırmak için tarihe başvurmak zorundayız. 1957’de kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun bir güvenlik çerçevesi yoktu. Göçe ilişkin herhangi bir siyasete ihtiyaç duyduğunda kullanabileceği bir kurumsal yasama mekanizmasına da sahip değildi. Daha geniş bakarsak, 2003’te Habermas’ın gerekliliğini savunduğu o müşterek Avrupa Dış Politikası bile mevcut değildi. Bunun yanı sıra, 1950’ler ve 60’ları kapsayan yıllarda Avrupa’nın göçe ihtiyacı vardı. 2. Dünya Savaşı’nın enkazından çıkmış, kendini yeniden inşa etmeye girişen Avrupa, iş gücüne kapılarını açtı. Göçmenler bu ihtiyacı büyük ölçüde karşıladı. Dahası, Avrupa genelinde bu göçmenlerin yasal statülerini belirleyen bir kanun çerçevesi uzun süre kurgulanmadı. Göçmenlere bir yasal statü vermek, onları temel haklarla donatmak belli ki “ev sahibi” Avrupa devletlerinin burjuva çıkarlarına hizmet etmiyordu; yabancı işçileri temel ölçütlerde korumaya almak esnek iş koşullarını önleyecek bir manevra olurdu (“Esnek” kelimesini “sömürü” diye okuyalım). 1970 ve 80’lere gelindiğinde koşullar artan bir ivmeyle değişmeye başladı. Refah devletinin duraksaması Avrupa projesinin kendine bir vizyon ve meşruiyet aracı üretememesine, kendini somut olarak ilerletememesine yol açtı. Neo-liberal geçişin, güvenlikçi dönüşün ayak seslerini duyurduğu gibi Avrupa bütünleşmesini bu çıkmazdan kurtardığını biliyoruz. Konumuz açısından en önemli gelişmeler bu dönemde belirdi. Göçmenler iç siyasetin söyleminde yer etmeye başladı. 1973’teki Paris Zirvesi’nde, yabancılara ilişkin bir genel yasamanın zarureti ilân edildi. Adım adım, eş güdümlü bir siyaset ve Topluluğun hükümetler arası düzeyindeki gelişme ışığında kurumsallaşmış, uluslar ötesi bir organizasyona sahip, hatta kısmen özerkleşmiş bir polis gücü meydana geldi. (Huysmans, 2000) 1986’da imzalanan Avrupa Tek Senedi (Single European Act), üye devletler arasındaki, iç pazarı kesen sınırları fiilen ortadan kaldırmakla kalmadı; hükümetler arası forumların sayısını artırdı. TREVI 92’yle beraber, 1989’da Avrupa Enformasyon Sistemi kuruldu. Bu sistem; istenmeyen yabancılar, saklı/gizli göçmenler ve benzeri gibi mevzularda dış sınır denetimini kolaylaştırmaya yarıyordu. (AB, 1990)2European Union. (1990). Schengen, ad hoc Immigration Group and other European intergovernmental bodies in view of a Europe without internal borders. Churches’ Commission for Migrants in Europe. Mantık basitti: İç sınırlar ortadan kaldırıldıysa, Topluluğun dış sınırlarına özellikle dikkat edilmeliydi. Güvenlik paradigması içinde zamanla “göçmenler”, “mülteciler” ve “sığınmacılar” ile aynı kategoriye alınan “terör” ve “organize suçlar” devamlı vurgulanan meseleler olmaya başladı.

Yukarıda kaba hatlarıyla bir taslağını verdiğim sürecin, Avrupa bütünleşmesinin önemli anlarına denk gelen birkaç noktası var. Öncelikle, göçün siyasileştirilmesi ve güvenlikleştirilmesi, iç pazarın neo-liberal ekonomiye göre inşasına ve vatandaşların serbest dolaşım hakkının tesisine rastlıyor. Başka bir deyişle, Avrupa Tek Senedi’nin iş gücünün ve metanın serbest dolaşımı adına iç sınırları ilga etmesi, bizi güvenlikçi dönüşe çıkarıyor. Avrupa Tek Senedi’nden sonra Avrupa Topluluğu’nun siyasasına nüfuz eden totoloji, iç sınırların ilgasını dış sınırların güçlendirilmesine bağladı. Sözünü ettiğim totoloji büyük ölçüde kimin içeride tutulacağı ve korunacağına, kimin girişine müsaade edileceğine dayanıyordu. Daha önce de bahsettiğim gibi, güvenlikçi dönüş kültürel/kültürcü dönüşe müthiş uydu (yakıştı demek de mümkün). Çünkü, kimin serbest dolaşım alanına girmekte meşru olacağına karar vermeniz için bu alanı teşkil eden bireylere dair belirsiz de olsa bir tanıma ihtiyacınız vardır.3Kültürel/kültürcü dönüş, yani güvenlikçi dönüşten önceki evre, bu belirsiz tanımı vermişti. Bu tanım son yıllarda büyük bir kriz yaşıyor. Aksi takdirde güvenlik politikanız, aidiyeti dolayımlama işlevine sahip bir güvenlikçi paradigma biçimini alamaz. Dış sınırların sorunsallaştırılması göçün nasıl algılanacağını dönüştürmek adına da gereklidir. Nihayet ana fikir basit ama kışkırtıcı: İç sınırların yokluğu, iş gücüne ve metalara engel tanımayan bir hareket kabiliyeti verdi; ancak aynısını teröristlere, suçlulara, göçmenlere vb. neden yapmasındı?

1985’te imzalanan Schengen Anlaşması’nın yedinci maddesi, anlaşmanın tarafları olan üye ülkelerin, iç sınırların denetimini rahatlatmaktan doğan göç ve güvenlik sorunlarını önlemek adına vize politikalarını değiştireceklerini ifade eder. Taraflar, vize basımı ve bölgelerine insan kabulü konusunda gerekli prosedürleri uygulayacak, bütün bölgenin korumasını temin etmek için yasadışı göç gibi kolektif güvenliği tehdit edecek unsurları göz önünde bulunduracaktı. (AB, 2000)4European Union. (2000). THE SCHENGEN acquis as referred to in Article 1(2) of Council Decision 1999/435/EC of 20 May 1999. Official Journal Of The European Union, 239(1). Bu maddenin önemli iki boyutu var: (1) Üyeler, bahsi geçen tedbirleri bir an önce almalıydı, (2) anlaşma bütün bölgenin güvenliğini ilgilendiriyordu, yani göç siyaseti Avrupalılaştırılıyordu. Sözünü ettiğim gelişmeler sırasında ortak bir Avrupa Göç Politikası üretmenin ne kadar cazip bulunduğu kolayca tespit edilebilir. Zamanla kısıtlayıcı tedbirler alındı. Göç, politika tartışmalarında artık ayrı ve seçkin bir konu oldu. İç pazar bir güvenlik meselesi olarak tartışılmaya başladı, ‘’kamu düzenini sürdürmek’’ ve ‘’istikrarı korumak’’ çeşitli siyasî söylemlerin vazgeçilmez dertleri oldu. Göç, artık farklı bir şekilde, başka bir temanın altında ele alınıyordu. Bu aynı zamanda refah devletinin kriziyle tetiklenen bir sürecin çıktısıydı.

Refah Devletinin Krizi ve Avrupalılık

Sosyal demokrasi (ve refah devleti) işçi sınıfına verilmiş bir ödündü aslında, günümüzde Avrupa kıtasının belirli bölgelerinde hâlen sosyal demokrasinin kurumsallaştığı devletler varsa da bunu sermayenin salt bir öz savunma mekanizması olarak okumak gerekir. (Kürkçü, 2012)5https://www.youtube.com/watch?v=E2FX73TKc_M Refah devletinin düşüşü ve geçirdiği kriz, kapitalizm için bir dönüm noktasıydı. Kesilen kamu harcamaları, eylemleri kanlı bir şekilde bastırmak kaydıyla yapılabilen özelleştirmeler, devletin piyasaya tanıdığı alanın dramatik genişlemesi… Kemer sıkma siyasetinin kendini kalıcı bir yoksulluğa devretmesi, sosyalizmin ve işçi hareketinin küresel çapta uğradığı yenilgi… Bir sonraki paradigma, neo-liberalizm, modernizmin tanımladığı özgürlüğü de bozdu. Neo-liberal projenin esasında bir de-demokratize olma, yani 19. yüzyılda elde edilen haklarla biçimlenmiş demokrasilerin biçimlerini korurken özlerini yitirmeleri eğilimi saklıdır.6https://www.historicalmaterialism.org/blog/fascism-fascisation-antifascism Burjuva çıkarlarını tehdit edecek örgütlenme modelleri zayıflatılmış, eylemlerin bir kısmı tamamen yasaklanmıştır. Paradigmanın gelişmesinde küresel krizler de rol oynadı. Neo-liberal proje hegemonyasını kurarken, Avrupa Komisyonu’nun “Avrupalılaştırma gereçlerini”7“Gereçler” derken, bir istatistik kurumu olan Eurostat’tan, AB kurumları ve üniversiteler aracılığıyla mümkün olan akademik çalışmalardan, verilen burslara, ödüllere, hatta AB bayrağının kendisine kadar geniş bir yelpazede fikrî, sembolik, psikolojik ve söylemsel unsurların sağlayıcılarını kastediyorum. Komisyon’un kurgusuna göre bu gereçler, bütün Avrupalıları birleştirerek AB’nin muhtaç olduğu demokratik desteği (ya da rızayı) üreteceği farz edilen Avrupalılık kimliğini birçok düzlemde yaratacak, kategorize edecek, betimleyecek ve yeniden üretecektir. etkinleştirmesinde tek ve güçlü bir amaç vardı: Avrupalılık kimliğinin tesisi. Avrupalılara, bütün farklılıklarına rağmen (bu farklılıklar yadsınamayacağına göre söylemde kucaklanmalılardı) nasıl tek bir karaktere sahip oldukları va’zedilmeliydi. Bir aidiyet siyaseti, Avrupa projesinin muhtaç olduğu kitlesel destek için gerekliydi.

Neo-liberal ekonomi bir fayda getirmenin aksine, günümüzde şahit olduğumuz popülist siyaset için gerekli koşulları doğurdu. Küreselleşme ve finansallaşma, işçi sınıfının koşullarını ağırlaştırdığı gibi bu sınıfı, yurt içinde kimin kaynak dağıtımından daha fazla yararlanacağı sorusuna milliyet merkezli cevaplar üreten sağ siyasetin güdümüne soktu. İşçi sınıfının kendi içindeki rekabeti etnik sınırlarla bölünürse, yabancı karşıtı siyaset refah şovenizmini besler. Ülkenin kaynaklarının meşru sahiplerinin hak ettiğini çalanlar olarak göçmenler günah keçisi addedilir. AB’nin üye ülkelerinde de bu mevcut. Birliğin kurumsal düzeyde buna verdiği cevapsa, bu göçmen karşıtı duyguları hem dizginlemeye çalıştığı hem de perçinlediği için, iki tarafı keskin bir kılıca benziyor. Avrupa Göç Politikası göçmenlerin girişini (nitelikli işçi olanları almak, prosedürlere erişimi azaltmak suretiyle) sınırlıyor, öbür taraftaysa mülteci ve sığınmacıları uluslararası terörizm, suç ve kaçakçılık konularıyla aynı kategoriye sokuyor. Kurumsal siyaset “öteki”yi şeyleştirerek çok-kültürlülüğün engellerini üretirken, göçmenleri yeni toplumlarına rehabilite ve adapte etmek için girişilen programlar ne kadar başarılı olabilir? Göçmenleri bir güvenlik meselesi hâline getiren, bunu kültürel dönüşün “biz” ve “öteki” ayrımlarına göre yapan bir paradigmanın, terör mağduru ve Müslüman bir mülteciyi, Türkiye’den gelen herhangi bir işçiyi hangi reflekslerle karşılaması beklenir? Güvenlikçi dönüş, bu bakımdan, hem göçün sorunsallaştırılmasını kapsayan hem de ona ilişkin bütün kamusal gerilimleri yeniden üreten bir siyasa bütünü sunmakta.

Diğer Sonuçlar

Konumuzun Türkiye’yle ilgili başlıklarını açmadan önce, güvenlikçi dönüşün diğer sonuçlarını da ele alıp analizimizi daha bütünlüklü bir hâle getirmeliyiz. Yukarıda bahsi geçtiği gibi, güvenlikçi dönüş göçün güvenlikleştirilmesine sebep oldu. Göçmenler, mülteciler ve sığınmacılar, AB sınırlarında gittikleri ülkelerde sahip olmaları gereken evrensel ve toplumsal haklarında gayri-meşrularmış gibi muamele görmeye başladılar. Kamu düzenine ve kültürel homojenliğe tehdit arz ediyorlarmış gibi nesneleştiler. AB’yi var ettiğine inanılan, geçmişteki tarihî mucizeye engel teşkil eden unsurlar oldular. Çünkü homojen bir kültür ve paylaşılmış bir tarihle betimlenen hayalî geçmiş, Komisyon’un tesis etme çabasından bahsettiğimiz Avrupalılık kimliğinin yapı taşı. Kimlik, temsillere muhtaçtır. Kültürel dönüş istatistikî kategorilerle, kurumsal sembollerle, tarih anlatılarıyla, marşlarla, siyasal söylemlerle işte bu temsilleri üretti. Fakat aidiyet siyasetinin karşıt temsillere de ihtiyacı vardır, öteki hakkındaki temsillere. İşte güvenlikçi dönüş bu verili karşıt temsilleri güvenlikçi bir çerçevede tekrar şekillendirdiği için önemli. Örneğin bir tarih anlatısında yer tutan Müslüman öteki, bu sefer bir güvenlik başlığında düşünülüyor. Toplumsal ve siyasal birliğin, bütünleşmenin belirsiz kavramları belirsiz kaldıkları ölçüde bu çerçevede kullanılmaya müsait. (Heisler ve Latyon-Henry, 1993)8Heisler, M. and Layton-Henry, Z. (1993) ‘Migration and the Links Between Social and Societal Security’. In Wæver, O. , Buzan, B. , Kelstrup, M. and Lemaitre, P. , pp. 148-166. Refah şovenizmi de ötekini varoluşsal bir tehdit olarak tasavvur etmenin AB üyelerinin kamusal alanlarındaki tezahürü. Bu varoluşsal kriz bağlamında, varoluşsal tehditlerin her birine, yani kamusal düzene / kültürel homojenliğe / istikrara yönelik tehditlerin bütününe bakılarak bilançonun göçmenlere kesilmesi şu anlama geliyor: Göç, AB ve toplumları için bir meta-sorun hâline gelmiştir. Yani birbirinden farklı sorunların nihaî çözümü bu soruna bağlanmaktadır. (Huysmans, 2000) Yani bir meta-sorun olarak göç, devamlı istismar edilen ve her sorun için birbiriyle uyumlu veya çelişik çözüm önerileri yapmaya müsait bir alan açar. AB yukarıda bahsedilen Avrupalılık kimliğinin bir süredir nükseden ve karşılığını popülist hareketlerin iktidara taşınmasıyla, aşırı sağın yükselişiyle vb. bulan meşruiyet kriziyle uğraşadursun, kendi değerlerinin evrensellik iddiasıyla yüz yüze kalmıştır. AB’nin hukuki ve uluslararası siyasetteki meşruiyet zemini altından kaymaktadır, ne var ki güvenlikçi çerçevenin neo-liberal paradigma ve Avrupa bütünleşmesinin süreci açısından kaçınılmazlığı da ortadadır.

Türkiye, Brexit ve Avrupa Birliği

Bahsettiğimiz etkenler elbette AB – Türkiye ilişkilerini de etkiledi. Türkiye’nin AB adaylığının gerçekçiliği zaten bir süredir çeşitli yönlerden sınanmaktaydı. AB’nin Balkan adaylarıyla birlikte Türkiye’ye olan bakışı da birliğin 2004’teki – en büyük – genişlemesinden bu yana dile getirilen “genişleme yorgunluğu (enlargement fatigue)” söylemiyle el ele değişmişti. AB artık adaylarına bir üyelik güvencesi vermektense, üyeliğe giden yolda yaptırabildiği reformları, adayları Avrupalılaştırma sürecinin kendisine dahil olan marjinal faydaları nihaî erek olarak benimsemiş gibi gözüküyordu. Kopenhag Kriterleri bağlamında her adaya gösterdiği koşulları da bu bağlamda sürecin kendisini önceleyen bir reform programı ışığında somutlamış, süreci bir çeşit ödül-ceza sistemine dayanarak biçimlendirmişti. Bu hâlâ böyledir. Fakat en önemli gerçek kanımca şu: AB, kendi üyelik koşullarını ele alışını değiştirdikçe vadettiği üyeliğe inandırıcılığını da kaybetti. Hâl böyleyken, 2016’daki Brexit referandumuna giden yolda Türkiye’nin AB üyeliği umudunu yaralayacak önemli gelişmeler vuku buldu.

Bizzat Brexit’ten bahsetmeden önce birkaç meseleyi dile getirmekte fayda var. Şimdiye kadar anlattığım güvenlikçi çerçeveye Türkiye’nin neden müthiş uyduğu anlaşılabilir: Türkiye, Orta Doğu ve Avrupa arasında bulunan bir ülkedir, Irak ve Suriye gibi terörün parçaladığı ülkelere komşudur, çoğunluğu Müslüman ve kalabalık bir nüfusa sahiptir, Türk kimliği Avrupalılık kimliğine uymayacak birçok unsur barındırır. Türkiye her ne şekilde AB’ye giriş sürecinde bu konularla uzlaşmaya çalışırsa çalışsın, Türkiye’nin AB ve halkları için ne anlama geldiği mevzusu en net hâlini 2016’da gösterdi.

Dört sene önceye gidelim. Brexit’in iki tarafı da – yani Remain ve Leave (Kal ve Ayrıl, diye çevrilebilir) kampları – kendi argümanlarına uygun söylemlerini henüz resmî kampanya süreci başlamadan geliştirmişlerdi. Resmî süreç başlamadan propaganda ve manevralarına başladılar. Fakat bu söylemler zamanla değişti. Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasını savunan Ayrıl Kampı, karşı tarafa kaybettiği ekonomik tartışmadan sonra, söylemini varoluşsal tehditler etrafında örmeye girişti. (Ker-Lindsay, 2018)9James Ker-Lindsay (2018) Turkey’s EU accession as a factor in the 2016 Brexit referendum, Turkish Studies, 19:1, 1-22, DOI: 10.1080/14683849.2017.1366860 Billboardlardan BBC’nin kendilerine tanıdığı konuşma süresine kadar mevcut birçok fırsatta, Ayrıl Kampı’ndan kişiler Türkiye’nin üyelik ihtimallerini çarpıtıp fonlar harcayarak seçmeni kazanmayı hedeflediler. Türkiye’nin Irak ve Suriye’ye olan coğrafi yakınlığı defalarca vurgulandı ve bunu anlatan görseller hazırlandı. Türkiye’nin AB’ye girdiği takdirde Birleşik Krallığın sağlık sigortası olan NHS’nin (National Health Service) Türkiye’den gelecek binlerce göçmenin yükü altında nasıl ezileceği söylendi. Üyelik müzakerelerini yönlendiren fasılların birçoğunu açamayan bir ülkenin üyelik ihtimali şişirildi ve Türkiye’nin AB üyesi olduğu an binlerce insanın Türkiye’den AB’ye göç edeceği kaygısı pompalandı. İngilizlerle Türkler arasındaki kültürel ve dinî farklar açıkça ifade veya ima edildi. Bunlar tabi ki yukarıda değindiğimiz kültürel ve toplumsal homojenlik algısını dürttü. Türkiye AB’ye varoluşsal bir tehdit olacaktı ve Türkiye üye olmadan, yani “çok geç olmadan”, Birleşik Krallık AB’den çıkmalıydı. Bir dizi uyumsuz siyasi ve ekonomik sorun paketlenip Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması kaydıyla halledilecekmiş gibi sunuldu. Göçün bir meta-sorun olduğu gerçeği Brexit’te doğrulandı. Hatta Başbakan Cameron için bütün bu tehdit söylemleri ve buna bağlı suçlamalar altında güçlü bir söylem geliştirmek ve savunageldiği dış politikayla tutarlı olmak konularında gerçekten zorlaşmıştı.10Cameron, Türkiye’ye yaptığı seyahatlerde de Türk meslektaşını teşvik etmek istercesine Türkiye’nin adaylık ihtimalini okşamış, cesaret vermişti. İngiliz dış politikasının geleneksel bir incelemesi, Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinin diğer AB ülkeleriyle Türkiye arasında olana kıyasla pratikte hep daha olumlu süregeldiğini gösterir. Fakat Cameron, Ayrıl Kampı’nın söylemleri ve bu söylemlerin İngiliz seçmenleri üzerindeki etkisi karşısında, Türkiye’nin AB’ye girişinin 3000 yılına kadar gerçekleşemeyeceğini söylemek zorunda kaldı. Türkiye hükümeti gücenik ama agresif bir tutumla cevabını vermekte gecikmediğinde de Cameron’ın duruşunu koruması hepten imkansızlaştı. Bu evre, Türkiye’nin AB’ye yönelik hayal kırıklığında önemli bir basamaktır.

 

Bu yazıya referans verin: Hüseyin Serhat Arıkan (10 Şubat 2021), "AB’nin Güvenlik Anlayışı ve Türkiye İçin Brexit Ne Demekti?", Nimbus, Erişim tarihi: 8 Nisan 2021, https://nimbuskultursanat.com/normal/abnin-guvenlik-anlayisi-ve-turkiye-icin-brexit-ne-demekti/.
Referanslar
  • Huysmans, J. (2000). The European Union and the Securitization of Migration. Journal Of Common Market Studies, 38(5), 751-775.
  • European Union. (1990). Schengen, ad hoc Immigration Group and other European intergovernmental bodies in view of a Europe without internal borders. Churches’ Commission for Migrants in Europe.
  • European Union. (2000). THE SCHENGEN acquis as referred to in Article 1(2) of Council Decision 1999/435/EC of 20 May 1999. Official Journal Of The European Union239(1).
  • “https://www.youtube.com/watch?v=E2FX73TKc_M”
  • https://www.historicalmaterialism.org/blog/fascism-fascisation-antifascism
  • Heisler, M. and Layton-Henry, Z. (1993) ‘Migration and the Links Between Social and Societal Security’. In Wæver, O. , Buzan, B. , Kelstrup, M. and Lemaitre, P. , pp. 148-166.
  • James Ker-Lindsay (2018) Turkey’s EU accession as a factor in the 2016 Brexit referendum, Turkish Studies, 19:1, 1-22, DOI: 10.1080/14683849.2017.1366860
Dipnotlar

3. Kültürel/kültürcü dönüş, yani güvenlikçi dönüşten önceki evre, bu belirsiz tanımı vermişti. Bu tanım son yıllarda büyük bir kriz yaşıyor.

7. “Gereçler” derken, bir istatistik kurumu olan Eurostat’tan, AB kurumları ve üniversiteler aracılığıyla mümkün olan akademik çalışmalardan, verilen burslara, ödüllere, hatta AB bayrağının kendisine kadar geniş bir yelpazede fikrî, sembolik, psikolojik ve söylemsel unsurların sağlayıcılarını kastediyorum. Komisyon’un kurgusuna göre bu gereçler, bütün Avrupalıları birleştirerek AB’nin muhtaç olduğu demokratik desteği (ya da rızayı) üreteceği farz edilen Avrupalılık kimliğini birçok düzlemde yaratacak, kategorize edecek, betimleyecek ve yeniden üretecektir.

10. Cameron, Türkiye’ye yaptığı seyahatlerde de Türk meslektaşını teşvik etmek istercesine Türkiye’nin adaylık ihtimalini okşamış, cesaret vermişti. İngiliz dış politikasının geleneksel bir incelemesi, Türkiye-Birleşik Krallık ilişkilerinin diğer AB ülkeleriyle Türkiye arasında olana kıyasla pratikte hep daha olumlu süregeldiğini gösterir. Fakat Cameron, Ayrıl Kampı’nın söylemleri ve bu söylemlerin İngiliz seçmenleri üzerindeki etkisi karşısında, Türkiye’nin AB’ye girişinin 3000 yılına kadar gerçekleşemeyeceğini söylemek zorunda kaldı.

 
close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Hüseyin Serhat Arıkan
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi son sınıf öğrencisi. Bin Dün Var Yarında (Mayıs, 2019) şiir kitabıyla Şiir Atı Seyhan Erözçelik İlk Kitap Şiir Ödülü'ne layık görüldü. Şiir, söyleşi ve yazıları Kitap-lık, Varlık, Sözcükler, K24 gibi dergilerde çıktı.

Yorum Yapın