Nisyan 📕Toplum

Kentsel Toplumsal Hareket Olarak Gezi’yi “Hatırlamak”

Dünyayı değiştirmek için mekânı değiştirmek gerekir.
– Henri Lefebvre

Sahip olduğu her şeyin ruhunu öldürerek onu yalnızca bir meta nesnesi olarak gören, ona değer biçen kapitalizm elbette kenti de bir metaya dönüştürmüştür. Kentsel mekânlar sermayedarların, sadece bir grup insanın çıkarları doğrultusunda şekillendirilmekte ve işletilmektedir. Kent hayatı içerisinde atomize edilmiş birey ise pasifize edilerek bu sistemin çarklılarından biri haline getirilmiştir. Yaşam alanı gasp edilmiş, ona yabancı olan kentsel mekânları artık bir tehdit olarak algılamaya başlamıştır. Yabancılaşma, evinin dışına adımını attığı andan itibaren kent insanının peşindedir.

Peki, kapitalizmin her yere uzanan elleri kent içerisinde kentin asıl sahibi olan toplum tarafından kesilir ise ne olur? Bu çalışmada kent hakkı kavramından yola çıkarak “kentsel toplumsal hareket” kavramının işlevini görecek ve Gezi Parkı hareketini bu çerçevede yeniden ele alacağız.

Anahtar kelimeler: Kent hakkı, yanlış bilinç, kentsel toplumsal hareketler, Gezi Parkı.

Kent Hakkı

… kent hakkı bir haykırış ve talep gibidir.
Henri Lefebvre

Kent hakkı kavramı ilk olarak “kentleşme sürecinin Marksist analizi” ile birlikte Henri Lefebvre tarafından kullanılmış, daha sonrasında David Harvey tarafından geliştirilmiş ve Manuel Castells tarafından da ele alınmıştır. Kent hakkı tartışmaları bize kapitalizmin kentsel yapıyı ve yaşamı nasıl şekillendiriyor olduğunu gösterir. Kapitalizm kentsel mekânı bir meta haline getirmekte, onu dönüştürmekte ve kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülmesi için mekân üzerindeki işgalini devam ettirmektedir. Yaşamını kentte sürdüren insan ise elbette böyle bir durumda kendi yaşam koşullarını belirleyemez çünkü çoktan kapitalizmin bir çarklısı haline getirilmiştir. Fakat “kent hakkı” bilincine sahip olduğunda bunu değiştirme gücünü kendisinde bulacaktır.

Kentsel toplum hareketlerin ortaya çıkışı “kent hakkının” kolektif bilinci ile meydana gelir. Bu hak kent insanının yaşadığı maddi koşulları dönüştürerek yaşadığı mekânın kölesi değil, yaratıcısı olmasını sağlar. Söz konusu kolektif bilinç hali ile kenti baştan yaratmak, “kapitalist kentleşme süreci ve ilişkilerine” son vermek toplumun yalnızca bir kısmına değil, tüm bir topluma hitap eden yeni bir adil kent yaşamı kurmayı beraberinde getirir.

Kent hakkı Lefebvre’nin de dediği gibi bir taleptir: Her bir insanın, insanca yaşayabilmesi için bir talep. Bu talebin pratik yansısı elbette toplumsal bir hareket olacaktır. “Sokakların iadesini talep edenler” yine sokaklarda harekete geçecektir. Kent “kazanılacaktır”.

Kent Hakkı Demokratik Yollardan Talep Edilebilir Mi?

Uzun zamandır kentlerimizi yönetecek kişileri seçme hakkına sahibiz. Özgür özneler olarak – bize tahakküm kuran bir sistem içerisinde ne kadar “özgür özne” olunabiliyor ise – kent yaşamımızı düzenleyecek olan kişileri seçme hakkımız var. Fakat bu hakkı “yanlış bilinç” içerisinde bulunan bir toplumun kullanması neyi ifade ediyor?

Karl Marx’tan devraldığımız yanlış bilinç kavramıyla kent insanının analizini yapmak demokratik yollardan niçin kent hakkı talebinde bulunamayacağımızı gösteriyor. Ona göre insan bilinci maddi koşullar ile tersyüz edilmiş haldedir ve eleştirilmesi gereken şey insan bilinci değil, tüm bu maddi koşullardır. Dolayısıyla değişime başlanacak nokta maddi koşulların belirleyicisi olan egemen sınıfın elindeki kapitalist üretim tarzı ve onun tüm araçlarıdır. “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir de, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi güçtür de.” der Marx. Bu egemen gücün oluşturduğu tüm yaşam koşulları, tüm algılayış biçimleri insanlara sahip oldukları “gerçek yaşam tarzıymış gibi” sunulur. Yanlış bilinç meselesi burada kendisini açıkça gösterir. Belirli bir topluma ait olan tüm fikirler aslında yönetici sınıfın fikirleridir. Hâkim ideoloji, insan emeğinin sömürüsünün meşruluk kazanması için kurulu bir kutsal halindedir ve insanlar günlük yaşamın her anında kendisini sömüren kapitalist ilişki ve sömürü ağının bu dayatmasını sanki kendi seçimleriymiş, olması gereken şeymiş gibi kabul ederler.

Kendilerine verili olan yaşamlarında her eylemi özgür iradeleri ile gerçekleştirdiklerine inanan bu insanlar sistem tarafından planlanmış bir biçimde pasifize edilmişlerdir. Bu pasifize etme işlemiyle ilgili olarak Harvey’in şu sözlerine kulak verebiliriz:

Siyasi erk çoğu zaman kentsel altyapıyı ve şehir yaşantısını, isyankâr nüfus gruplarını denetlemesine olanak verecek biçimde yeniden düzenleme peşindedir.1David Harvey, “Asi Şehirler, Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru”, çev. Deniz Ayşe Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s173.

Bu düzenlemenin tamamlanması sonucu egemen güç kendisine karşı olanı kendi yarattığı meşru yollar ile ortadan kaldırır. Böylece yeni isyan tohumlarının filizlenmesini engelleyecek yolları da oluşturur. İnsanın isyanını sokakta göstermesinin yerine alternatif bir yol olarak oy sandıklarını işaret eder: “Değişim istiyorsanız oy kullanmakla yetinin!” Oy kullanmak, eyleme geçme imkânı elinden alınan insan için sadece yeni bir heyecan halindedir, gündelik hayatının sıkıcılığını en azından birkaç gün boyunca bozacak yeni bir magazin gündemidir. Kent hakkı bilincine biraz da olsa sahip olan insanlar gerçekten bir şeylerin değişmesi gerektiğini bildikleri için oy kullanırlar fakat yine de bu “meşru” eylemleri hiçbir zaman gerçekten de bir şeylerin değişmesinde yeterli olmaz.

Kenti kötü “yönettiği” düşünülen kişilerin yerine daha iyi yöneteceği düşünülen kişiler toplumdaki çoğunluk tarafından yönetime getirilir. Fakat yine hiçbir sorun bitmez. Kentsel mekânların yağmalanması devam ederken kent insanının bu yağmalama sürecinde yine kendisinden bir şeyler koparılan tarafta olması da öylece sürecektir. Çünkü daha güler yüzlü, daha eğitimli, daha “halktan” olan bu yönetici kişi kentin idaresi için yine büyük sermayedarlarla iş birliği içinde olacaktır. Kent içindeki yaşam koşullarının iyileştirilmesi yerine kente biraz daha eğlence mekânı eklenmiş, beton yığınlarının arasına biraz daha yeşil konulmuş olması ya da yolların daha bakımlı hale getirilmesi yanlış bilinç içindeki insan için sadece takdir edeceği ve bunlar yapıldığı için hoşnut kalması gereken durumlardır.

Dolayısıyla sorun kenti yönetecek yeni sistem insanlarının bulunmasıyla çözüme kavuşturulamaz. Bunun farkına varıldığı vakit kent hakkı talebi bir haykırışa dönüşür ve insan Vita Activa’nın2Hannah Arendt’in Vita Contemplativa’nın (düşünme, teori) karşısına koyduğu eylemi, pratiği ifade eden kavram. içerisinde yer alır. Eyleme geçen insanın talebi kentsel toplumsal hareketlerde can bulur.

Yeniden Doğuş: Gezi Parkı

Cumhuriyet tarihinin ilk planlı kentsel toplumsal hareketi olarak Gezi Parkı Direnişi’ni ele alabilmekteyiz. Çevreci hareketin Gezi Parkı’ndaki örgütlenmesi antikapitalist bir tutumla da birleşerek büyük bir halk isyanına dönüşmüştür. Peki, bu süreç nasıl bu kadar hızlı bir şekilde ilerleyip tüm bir ülkeyi etkisi altına alabilmiştir? Nasıl olmuştur da bütünüyle bir halk başlangıçta yalnızca Gezi Parkı’nı simgeleyen bu hareketi tüm bir ülkede sahiplenip öncüsü olmuştur?

Gezi’de Kent Hakkı Talebi

Kent hakkı bilincine sahip insanlar tarafından başlatılan Gezi direnişinde eylemciler “kentsel karar mekanizmalarında yer alma” taleplerini duyurmuşlardır. Kentin kamusal alanlarının işgal edilip sadece bir grup insanın çıkarına göre düzenlenmesi elbette kent insanı için kabul edilebilir bir şey değildir. Ahmet Soysal’a göre “Kamu canlılığın ta kendisidir. Kavramlaşmaya ihtiyacı yoktur. Kamunun mekâna ihtiyacı vardır -serbest dolaşıma, mekân çeşitliliğine, mekân güzelliğine. Kamusal alanları düzenleyen yasalar bu ihtiyacı hesaba katmalıdır.3Ahmet Sosyal et al., “Direnişi Düşünmek 2013 Taksim Gezi Olayları”, İstanbul: Monokl, 2013, s227. Dolayısıyla yasaların kendisine işlediği sermayenin sözünün kamusal alanda ve mekânda geçmesinin önü kesilmeye çalışılmıştır çünkü kentler giderek daha da ruhsuz hale getirilmeye başlanmış, gri betonlar her yeri kuşatmıştır. Kent hakkı talebinin kolektif bir biçimde gösterilmesi kapitalizmin kenti kuşatarak biçimlendirmesine karşı bir haykırıştır. Gezi sayesinde tüm bir ülke ilk defa kentin modern kriziyle yüzleşmiş ve Gezi, kent insanının yaşamının kapitalistlerin, siyasilerin ve burjuva arzularının eline verilemeyeceğini göstermiştir.

Hareket Başlıyor: 27 Mayıs 2013

2011’de İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde alınan bir karar ile Gezi Parkı’na alışveriş merkezi, konut ve otel yapılması maksadıyla Topçu Kışlası inşası için hazırlanan Taksim Yayalaştırma Projesi kabul edildi. Sonrasında projenin iptali kamuoyuna duyuruldu fakat 13 Eylül 2013 tarihine gelindiğinde Taksim’in planlı bir şekilde çoktan yayalaştırıldığı görüldü. Sırada belli ki projenin can damarı olan Topçu Kışlası inşası vardı ve bu, kentin elle tutulur tek yeşil alanı olan Gezi Parkı’nı – tıpkı diğer alanlarda yapıldığı gibi – kentin ruhunu öldürmek demekti. Ayrıca projenin bir diğer amacı Taksim Meydanı’nda yapılacak olan mitingleri, gösterileri engellemekti. Çünkü mekân her seferinde hızlı şekilde otorite güçleri tarafından işgal edilmiş olunacak, meydana geçişlerin yolu kesilecekti.

Tarih 27 Mayıs 2013’e geldiğinde Gezi Parkı’nda 5 ağaç gece vakti söküldü ve Taksim projesine en başından beri karşı olan, mücadele eden Taksim Dayanışması üyeleri iş makinelerinin önüne geçti. Ağaçların sökülmemesi için parka çadırlar kuruldu, nöbetler tutuldu ve halk, kentin asıl sahibi ve koruyucusu olduğunu göstermeye başladı. Sonraki günlerde ise bu çevreci grubun sesi politikacılar, medya kuruluşları tarafından duyulur hale geldi. BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in 28 Mayıs günü iş makinelerinin önüne geçmesi, CHP Milletvekili Gürsel Tekin’in destek için parka gelmesi ile hareket yavaş yavaş yayılmaya başladı. Bölge artık sadece çevreci grupların direniş alanı değildi. Antikapitalist gruplar, sosyalist dernek ve örgütler, sendikalar da parktan yükselen direniş çağrısına katılmışlardı.

Yeryüzünü yaşanabilir kılmak adına iş makinelerine karşı direnişi sürdüren gruplara 29 Mayıs tarihinde polis tarafından ilk müdahale yapıldı. Bu müdahalelerin amacı direnişi yayılmadan bastırabilmekti ve 29 Mayıs’tan itibaren her gün polis tarafından direnişçilere müdahalede bulunuldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Topçu Kışlası inşasında geri adım atılmayacağını, kışlada AVM, rezidans, cami olacağını söylüyordu ve “evde tutulmakta zorlanılan yüzde 50’ye” devlet aygıtları aracılığıyla eylemcilerin “çapulcu, terörist, anarşist” olduğu anlatılıyordu. Bu durum ülkenin her yerinde (Bingöl ve Bitlis hariç 79 ilde) yaşanan kentsel toplumsal hareketleri bastırmak yerine daha da alevlendiriyor, birbirine karşıt olan gruplar da otorite karşısında aynı alanda buluşarak dayanışmayı sürdürüyordu.

Fakat polis müdahalelerinde şu gözden kaçırılmıştı: Halklar gaz kütleleri gibidir ve ne kadar sıkıştırılırsa o kadar şiddetli derecede patlarlar. Ve sonuç şu oldu: Parkta yalnızca 50 kişilik bir grup ile başlayan direniş 1 Haziran 2013’e gelindiğinde neredeyse tüm bir ülkeye yayılmıştı bile. Ankara’da ve İzmir’de on binlerce kişi, Eskişehir’de 20 bin kişi, Antalya’da 15 bin kişi, Edirne, Rize, Trabzon, Ordu, Marmaris, Balıkesir, Tunceli, Mersin, Adana, Zonguldak, Kayseri, Erzurum, Maraş, Muğla ve Isparta’da binlerce kişi… Artık mesele yalnızca bir kentte ağaçların kesilmesi değildi. İstanbul’daki Gezi Hareketi tüm bir ülkede o ana kadar yaşanan her adaletsizliğe, haksızlığa, baskıya ve giderek artan polis şiddetine karşı bir ayaklanma haline geldi.

Çevrecilerden Azınlık Gruplara: Kentsel Toplumsal Hareket Yayılıyor

Gezi Hareketi yeşilin bir kez daha göz göre göre katledilmemesi için çevreci gruplar tarafından başlatılan bir hareketti. Bu sefer her şey daha farklı olacaktı çünkü çevreci gruplar 2011 senesinden beri Topçu Kışlası projesini takip ediyor ve kendilerini hazırlıyorlardı. Mayıs 2013’te ilk direniş ateşi yakıldı ve zamanla direniş her yere yayıldı. Sosyalist partiler ve örgütler, LGBTİ örgütleri, Kürtler, Antikapitalist Müslümanlar, spor kulüplerinin taraftar grupları, anarşistler, feministler, sanatçılar ve siyasiler de direniş çağrısına kulak vermişti ve dayanışma ağı oluşturmuştu. Aslında sözünü ettiğimiz tüm bu grupların bir araya gelmesi bir sürpriz değildi çünkü hepsi devlet tarafından “öteki” olarak görülen ve bastırılmaya çalışılan gruplardı. Fakat Gezi direnişçilerinin de otoritenin de hiç beklemediği bir grup Gezi çağrısına katılmıştı: Ülkücüler. 1 Haziran günü İstanbul’da 20 kişilik ülkücü grup polis müdahalesi ile karşılaştı ve o günden sonra her ülkücü örgütlenme kendi şehrindeki Gezi direnişine katılım gösterdi. Adeta ufukların kaynaşması yaşanıyordu ve dayanışma ağı gün geçtikçe genişliyordu.

Bir kentsel toplumsal hareket olarak Gezi’nin tüm şehirlerde etkisini göstermesi beklenebilir bir şeydi çünkü kent kıyımı sadece İstanbul’da değil, ülkenin her bir yerinde her an yaşanıyordu. Fakat hareketin yayılmasının birbirine karşıt olan gruplar arasında da gerçekleşmesi kesinlikle olağandışı bir şeydi. Gezi’nin birleştirici ruhu vardı ve bu ruh Gezi’den sonra hiçbir zaman ortaya çıkmadı.

Gezi Raporu

Gezi hareketinin kapsamını anlamak için Konda’nın hazırlamış olduğu Gezi Raporu’na bakmamız yerinde olacaktır. Raporun bir kısmı şu şekilde:

  • Gezi Parkı’ndaki cinsiyet dağılımı: Yüzde 50,8 kadın ve yüzde 49,2 erkek.
  • Gezi Parkı’ndaki yaş ortalaması: 28.
  • Yaş dağılımı
    Yaş Yüzde
    17 yaş ve altı 5.5
    18-20 yaş arası 16.5
    21-25 yaş arası 30.8
    26-30 yaş arası 20.3
    31-35 yaş arası 10.8
    36 yaş ve üstü 16.1
  • Gezi Parkı’ndakilerin yaş gruplarına göre çalışma durumu (genel toplam içindeki oranları):
    • 17 yaş ve altı yüzde 5 öğrenci.
    • 18-20 yaş arası yüzde 3 çalışan, yüzde 13 öğrenci.
    • 21-25 yaş arası yüzde 12 çalışan, yüzde 16 öğrenci.
    • 26-30 yaş arası yüzde 17 çalışan, yüzde 2 öğrenci ve yüzde 2 işsiz.
    • 31-35 yaş arası yüzde 9 çalışan ve yüzde 1 işsiz.
    • 36-44 yaş arası yüzde 7 çalışan, yüzde 1 işsiz.
    • 45 yaş ve üstü yüzde 4 çalışan ve yüzde 4 işsiz.
  • Gezi Parkı’ndakilerin eğitim seviyesi:
    Eğitim Seviyesi Yüzde
    Okuyazar olmayanlar ve diplomasızlar 2.7
    İlkokul ve ortaokul mezunları 5.7
    Lise mezunları 34.5
    Üniversite mezunları 42.8
    Yüksek lisans mezunları 12.9

Rapordaki diğer verilere baktığımızda ise Gezi Parkı’ndakilerin yüzde 78,9’unun hiçbir örgüte üye olmadan direnişe katıldığı, yüzde 21,1’inin ise örgütlü şekilde geldiği görülüyor. Hayatında daha önce hiçbir kentsel toplumsal harekete katılmamış olanlar yüzde 44,4 gibi büyük bir oranda.

Parkta olanların yüzde 10,2’si Taksim projesini duydukları an park direnişi için parka gelmiş – ki bunun çoğunluğunu Taksim Dayanışması oluşturuyor. Yüzde 19,0’ı ise ağaçlar sökülmeye başlandığında direnişe katılmış – çevreci grupların büyük çoğunluğu. Raporda en şaşırtan oran ise yüzde 49,1’in polis şiddetini görünce direnişe katılması. Çevreci ve antikapitalist bir tutumla başlayan hareketi polisin orantısız güç kullanmasıyla bastırmaya çalışmak ters bir tepkiye sebep olmuştur ve çoğunluk polis şiddetine karşı eyleme geçmiştir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın uzlaşmayı reddeden ve eylemcileri tehdit eden söylemlerinin etkisi ise yine ters bir tepki doğurmuş ve bu söylemler sebebiyle direnişe katılanların oranı yüzde 14,2 olarak belirlenmiştir.

Sonuç

Cumhuriyet tarihimizin direniş sahnesinde yerini almış olan ve verdiği toplumsal bilinç hiçbir zaman unutulmayacak olan Gezi hareketi artan gözaltılar, polis şiddeti ve can kayıpları sebebi ile son bulmuştur. İşçilerden, öğrencilerden, yaşlılardan ve bir çocuktan oluşan bu isimler bir kentsel toplumsal hareketin ne kadar önem taşıdığını kanıtlar haldedir. Yaşanılan kayıplar sonrası hareket bitse de Gezi bir kültür, bir ahlak ve bir felsefe olarak hala devam etmektedir. Tarihimizin en görkemli kentsel toplumsal hareketinin ruhu günümüzde de yaşatılmaktadır ve kentlerin kazanılmasında yine büyük rol oynayacaktır.

Mehmet Ayvalıtaş. 2 Haziran’da gösteri esnasında bir otomobilin çarpması ile hayatını kaybetti. 20 yaşındaydı.

Abdullah Cömert. 3 Haziran’da “kimliği belirsiz bir kişinin” açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti. 22 yaşındaydı.

Selim Önder. Yoğun biber gazı kullanımından dolayı kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. 88 yaşındaydı.

Ethem Sarısülük. 1 Haziran’da başından yaralandı. 14 Haziran’da hayatını kaybetti. Ölümüne sebep olan merminin bir çevik kuvvet polisi tarafından ateşlendiği ortaya çıktı. Ethem 26 yaşındaydı.

Zeynep Eryaşar. 15 Haziran’da katıldığı yürüyüşte yoğun gaz bombası kullanımı sebebiyle kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. 50 yaşındaydı.

Medeni Yıldırım. 28 Haziran’da Lice’de bir protesto esnasında açılan ateşte hayatını kaybetti. 18 yaşındaydı.

Ali İsmail Korkmaz. 2 Haziran günü polis müdahalesinden kaçarken bir ara sokağa girdi ve orada esnaf ve polisler tarafından dövüldü. Beyin kanaması geçirirken hastaneye gitti ve hastaneden geri çevrildi, polise ifade vermeye gönderildi. Müdahale tam 20 saat gecikmişti ve 4 Haziran’da bilinci kapandı. Ali İsmail yoğun bakımda 1 ay boyunca kaldıktan sonra 10 Temmuz’da hayatını kaybetti. 19 yaşındaydı.

Ahmet Atakan. ODTÜ arazisinden geçecek olan yolda ağaçların söküleceği haberini duyunca ODTÜ direnişine katıldı, Gezi ruhunu bu direnişte sürdürdü. Eylem esnasında bir polis memuru tarafından atılan gaz fişeği kafasına geldi ve çatıdan düştü. 10 Eylül’de hayatını kaybetti. 22 yaşındaydı.

Serdar Kadakal. Kadıköy’de yaşıyor ve çalışıyordu. Kalp rahatsızlığı vardı. Günlerce yoğun biber gazına maruz kaldı ve sonucunda hayatını kaybetti. 35 yaşındaydı.

Mehmet İstif. Eylem esnasında ağzına sıkılan biber gazı sebebi ile dil kökü kanserine yakalandı. Tedavi sonuçsuz kaldı ve 13 Mayıs’ta hayatını kaybetti.

Berkin Elvan. 15 Haziran gecesi gaz fişeği ile kafasından vuruldu. Tam 269 gün boyunca komada kaldı. 11 Mart 2014’te 16 kiloya düşmüş, eriyen bir beden ile hayatını kaybetti. Çocuktu. 15 yaşındaydı.

 

Bu yazıya referans verin: Simge Armutçu (7 Ağustos 2020), "Kentsel Toplumsal Hareket Olarak Gezi’yi “Hatırlamak”", Nimbus, Erişim tarihi: 22 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/nisyan/kentsel-toplumsal-hareket-olarak-geziyi-hatirlamak/.
Referanslar
  • Çımrın, Füsun K., “Yeni Toplumsal Harekeler ve Kentsel Yaşam”, Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi, Sayı: 2, s. 45-58, Haziran 2010.
  • Gül, Songül S, / Sezer, Merve / İzam, Özlem K., “Eylemcilerin Gözünden Bir Sosyal Hareket ve Kent Hakkı Talebi Olarak Taksim Gezi Parkı Eylemleri”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2015.
  • Harvey, David, “Asi Şehirler, Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru”, çev. Deniz Ayşe Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s173.
  • Karakaya, Oğuzcan, “Kentsel Planlama Aracı Olarak Toplumsal Hareketler ve Gezi Parkı Örneği”, PiVOLKA, Cilt: 8, Sayı: 27, s. 4-8, Nisan 2018.
  • KONDA, “Gezi Raporu, Toplumun ‘Gezi Parkı Olayları’ Algısı, Gezi Parkı’ndakiler Kimlerdi?” 5 Haziran 2014. https://konda.com.tr/wp-content/uploads/2017/02/KONDA_GeziRaporu2014.pdf
  • Sosyal, Ahmet et al., “Direnişi Düşünmek 2013 Taksim Gezi Olayları”, İstanbul: Monokl, 2013, s227.

 

Simge Armutçu
Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisi. Koza Düşünce Dergisi editörü.

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir