Nisyan 📕Psikoloji

“Brunet, unuttun mu? Sen benim en iyi arkadaşımdın.”*

Unutmak, bir tercih mi? Bilinçli ve kasten yapılan bir eylem mi? Yoksa bilinç düzeyinde farkında olmadığımız bazı duygu ve düşüncelerin dışavurumu mu? Bu sorular, nisyan teması özelinde bir şeyler karalamaya başlamadan önce aklımı kurcalayan sorulardan sadece birkaçını oluşturuyor. Psikoloji özelindeki akademik çalışmaları incelediğim zaman, konu üzerine gerçekleştirilen çalışmaların çoğunlukla öğrenme psikolojisi ve fizyolojik psikoloji ile sınırlı olduğunu; duygu odaklı yaklaşımlar özelinde yok denecek kadar az çalışmanın olduğunu fark ettim. Temayı duygu odaklı yaklaşımlar ile ilişkilendirme, bu farkındalığın etkisiyle ön plana çıkan bir fikir oldu.

Yaşadığımız çağın bir yansıması olarak zihnimiz, gerekli gereksiz onlarca şeyle dolu ve her daim çok meşgul. “Yanlış hatırlamıyorsam…” ifadesi, hepimiz için oldukça bilindik bir kalıp örneğin. Bu meşguliyet; aklımızdan çıkan, atladığımız veya es geçtiğimiz birçok durumla günlük yaşama yansıyor. Unuttuğumuz herhangi bir iş, insan veya nesne ise paralelinde hatırlanmayı bekleyen başka bir hali ortaya koyuyor. Bu yönüyle, unutmayı bir eylem olarak konumlandırdığımız zaman, hatırlamaktan bağımsız düşünülemeyeceğini görürüz. Bu karşılıklılık, beklemediğimiz bir anda ve ortamda bizi yakalayabilecek kadar güçlü bir etkiye sahip.

“Hiç düşündünüz mü? Ummadığımız bir anda, ummadığımız bir durum bizi alıp yıllar öncesine götürüveriyor. Yıllardır aklımıza gelmeyen, varlığını bile unuttuğumuz olaylar, zihnimizin karanlık dehlizlerinden birdenbire gün ışığına çıkıveriyor.”1Márquez, Gabriel García, Yüzyıllık Yalnızlık, Selvi, Seçkin (çev.), İstanbul: Can Yayınları, 2007

Bu cümleler size de tanıdık geldi mi? Gabriel Garcia Marquez’in başarılı şekilde kaleme aldığı gibi, unutmak ve hatırlamak arasındaki dinamik bir ilişki vardır. Bu ilişkinin ortaya çıkışına baktığımızda ise, çoğunlukla bir duyunun başrolde olduğunu görürüz. Çünkü ortamdaki bir koku, ses, görüntü veya dokunuş; unuttuğumuzu sandığımız şeyleri yüzümüze çarpabilecek güce sahip. Hatırlamamızı sağlayan bu faktörlerin bizdeki ilk yansıması genellikle fiziksel semptomlar olmakla birlikte, arka planda hep bir duygunun aktive olduğunu gözlemliyoruz: Hayal kırıklığı, heyecan, kaygı, telaş, coşku gibi.

Duygular, hayatımızdan çıkardığımız veya hayatımızdan çıkan bazı olayların varlığını bize yeniden anımsatabilecek güçtedir. Çünkü, asla yaşlanmaz; varlıklarını ve diriliklerini her daim korurlar. Yaşandığı andan itibaren ifade edilmedikçe kronikleşir ve tetikleyici unsurların etkisiyle gün yüzüne çıkmak için fırsat kollarlar. Bu bilgi, kişide mevcut olmasa da rahatsızlık hissi olarak bireye varlığını hissettirir. Tam bu noktada birey, bu rahatsız edici halden uzaklaşmak için savunma mekanizmalarına başvurur: Bastırır, yüzleşir, yansıtır… Konu duygular olunca sıklıkla “hatırlamıyorum”, “unuttum” ifadelerini kullanarak konuşmaktan kaçınır. Bu mekanizmalar, bireye iyi gelir ve onu bir yanıyla korur çünkü bireyde, mevcut konunun unutulduğu düşüncesini oluşturur.

Yüksek hassasiyet ve duyarlılık gerektiren duygu odaklı yaklaşım, duyguların ifade edilmesi ve çözümlenmesi konusunda destekleyici olması yönüyle alanda önemli bir yere sahiptir. Yaşanan her duygunun, kendi içinde bir döngü ve eşiğe sahip olduğunun farkında olunarak ele alındığında duygu odaklı yaklaşım, danışan ve danışman arasındaki güven bağını artırarak sürecin daha sağlıklı ilerlemesini sağlar. Bu yönüyle, neredeyse tüm ekoller için vazgeçilmezdir.

Peki, bu yaklaşımı vazgeçilmez kılan ne? En somut ve açık ifadesiyle bu soru şu şekilde cevaplanabilir: Duygular çözümlenmedikçe “Neden hep aynı şeyler başıma geliyor?” ya da “Bunlar hep beni buluyor.” söylemleri son bulmaz. Bu söylemlerin arka planında ise unuttuğumuzu zannettiğimiz yaşantıların bilinçaltı düzeydeki birikimi yatıyor. Sosyal çevrede kurulan yakın ilişkiler içerisinde sıklıkla yaşanan sorunlar ve yapılan hatalar da temelde bu eksiklikten kaynaklanıyor. İkili ilişkilerde şiddet, iletişimsizlik ve temel ihtiyaçların karşılanmaması ise bu sorunların başında geliyor. Bu kısır döngüden çıkmak, kendini tanıma ve durumun ayırdında olmayı gerektirir ki bunları yapabilmek için rasyonel ve çözüm odaklı bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Duygularını çözümlememiş olan bireylerse, bu bakış açısına sahip olma ve gerektirdiği becerileri kullanma konusunda yetersiz kalacaktır.

Tüm bunların sonucunda ise; kendimizi aşağıda ifade edilen kısır döngünün içerisinde bulmaya devam ederiz:

“Ey yaşam, hoşgeldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”2Joyce, James, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Belge, Murat (çev.), 2015

 

Bu yazıya referans verin: Cemre Öztoprak (3 Ağustos 2020), "“Brunet, unuttun mu? Sen benim en iyi arkadaşımdın.”*", Nimbus, Erişim tarihi: 22 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/nisyan/brunet-unuttun-mu-sen-benim-en-iyi-arkadasimdin/.

* Sartre, Jean-Paul, Akıl Çağı, Devrim, Gülseren (çev.), İstanbul: Can Yayınları, 2016

Referanslar
  • Márquez, Gabriel García, Yüzyıllık Yalnızlık, Selvi, Seçkin (çev.), İstanbul: Can Yayınları, 2007
  • Joyce, James, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Belge, Murat (çev.), 2015

 

Cemre Öztoprak
Psikolojik Danışman, Ankara Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümü 2018 mezunu, Uçan Süpürge Vakfı'nda genel koordinatör olarak toplumsal cinsiyet üzerine çalışıyor.

    Yorum yaz

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir