Kapalı 🔒Toplum

Karanlıkta Görünenler

Stefan Zweig’ın muhteşem eseri Satranç, insanların karantina dönemi boyunca yaşadığı ve çoğu zaman basitçe “sıkılmak” olarak adlandırdığı bunalımın rengini çok iyi bir şekilde ortaya koymaktadır. Kitabın önemli, hatta başkarakteri olan Dr. B’nin yaşadığı bazı tecrübeler tam da karantina sürecindeki bizlerle aynı özellikler taşıyor. Kitaba göre Dr. B, muazzam denilebilecek seviyede bir satranç zekâsına sahiptir, işin ilginç yanı en az 25 yıldır hiç satranç oynamamıştır. Fakat bizi ilgilendiren kısım, söz konusu satranç zekâsını kazandığı ilginç tecrübesidir.

Hükümet tarafından bir takım gizli işler yaptığı gerekçesiyle tutuklanan Dr. B, yalnızca bir sandalye, bir dolap ve önünde duvar örülü bir pencere dışında hiçbir şeyin olmadığı bir odaya yerleştirilir. İlk zamanlarda bunu dert etmeyen karakterimiz, sonrasında zamanı bilememenin ve her detayını ezberlediği odadaki yalnızlığının yarattığı sorunlarla bunalıma girmiştir. Odada o denli yalnızdır ki iletişime geçebileceği bir özne veya beyninde yeniden tasarlayabileceği bir nesne dahi bulunmamaktadır. Bu nedenle beyin fonksiyonları tembelleşmekte ve aklına herhangi bir imge getirememektedir.

Benzer bir anlamsal kurulumu pandemi sürecine eklemek gayet mümkündür: Karantina süresince içeride kalmak, belli bir zaman sonra mekânın her detayını ezberlemek, aynı eylemlerde ve hatta aynı diyaloglarda bulunmak… Aslında, kısmen mübalağa sanatına dayanarak söyleyebiliriz ki Dr. B’den pek bir fark da görülmüyor. Sorun yalnızca bunlarla da sınırlı değil. Bellek çalışmalarının önemli isimlerinden Paul Connerton, 21. yüzyılda medyanın ve internetin yarattığı imge krizinin, insanlığı “unutmanın” pençesine sürüklediğini belirtir. Ona göre medya sayesinde o kadar çok enformasyon akışı olmaktadır ki insan beyni bir noktada bütün akışı takip edememekte ve onun önemli bir kısmını neredeyse “anında” unutmaktadır. Dr. B’nin yaşadığı imgesel krizin bir bakıma aynısı, ancak ters açıdan oluşanı diyebiliriz. Zira salgın döneminin ve akabinde zorunlu karantina sürecinin hayatımıza girmesiyle beraber sosyal medyanın kullanım oranlarının artması bu düşüncemizi doğrular niteliktedir.

Sorunun en başta sağlık ve ekonomik açıdan ciddi krizlere ve onların da birtakım farklı ama görece geri planda sayılabilecek problemlere yol açtığı aşikâr. Ekonominin bittiğine dair en somut delil olarak aylarca karantinada kalan halkın ciddi harcamalara girmemesine rağmen para biriktirememesini göstermek yeterlidir sanırım. Hatta vaziyet o denli kötüdür ki insanların karantinada kalıp para kazanamamaktansa, neredeyse vahşi iş koşullarını “En azından çorba kaynıyor” minvalinde mecburen kabul etmesi krizin boyutlarını ortaya koyuyor. Virüsün bir salgın halini alarak insanları evlerine kapatmasıyla kendilerini daha güvende hissetmelerini sağladığı düşüncesi beklenirken, aslında kendilerini çepeçevre kuşatan daha tehlikeli bir virüsün var olduğunu gördük. Dediğimiz gibi, ekonomi ve sağlık problemlerinin de dışında, salgınla hayatımıza giren birtakım başka problemler var. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi insanlık adeta bir Dr. B Sendromu’na tutulmuştur.

Bir başka değişiklik, hal ve hareketlerimizde gerçekleşti. Toplumca “kişisel alan” denilen bir kavramı öğrenmiş olduk. Batı kültürüne göre fazlaca sarmaş dolaş bir ilişki yaşayan halkımız, selam verirken karşıdakinin sırtını sıvazlayamamanın ve öpememenin verdiği anksiyete ile mücadele etmek zorunda kaldı. Bu da zamanla alışılabilecek bir durum olur herhalde…

Kapalı kalmakla fark ettiğimiz diğer bir nokta ise “fark etmenin” bizzat kendisidir. Birçok şeyi pandemiyle beraber fark ettik. Bu noktaya biraz olumlu ve mizahi yönden bakalım. Ekonominin ve sağlık problemlerinin vurmadığı insanlar da var elbette. Onlar da sınırsız zamanın israfını yapmakla işe koyuldular. Zeigarnik etkisinden kurtulmanın şansı doğdu, yani “keşke” denilen işlerin tamamlanabilmesi sağlandı. Okul denen mekânın eğitim sürecinde hem öğrenmede hem de sosyalleşmede aslında ne kadar etkili olduğu fark edildi. Daha pek çok şeyin – ister mizahi ister acı olsun – karanlıkta kaldığının farkına vardık… Farklı türlerde yemek yapabilmenin, aslında aile üyeleriyle de sohbet edilebiliyor oluşunun, kamusal alanda gündelik işlerin aslında birçok ritüelden ibaret olduğunun, insanlarla iletişime geçerek sosyalleşmenin ve futbolun seyircisiz çok kötü bir oyun olduğunun farkına vardık.

* Kapak görseli: Sandro Botticelli – The Cestello Annunciation

 

Bu yazıya referans verin: Yılmaz Yapıcı (28 Aralık 2020), "Karanlıkta Görünenler", Nimbus, Erişim tarihi: 28 Ocak 2021, https://nimbuskultursanat.com/kapali/karanlikta-gorunenler/.
 
Yılmaz Yapıcı
Gazi Üniversitesi Siyasal İletişim Yüksek Lisans. Okur, yazar ve fotoğraf çeker.

    Yorum Yapın