EdebiyatKapalı ?

Anlam: La Mort de L’auteur ve Deneysel Şiir

I. Pandemi ve Anlam

Pandemi yaşamımızın neredeyse bütün somut yanlarını kelepçelediği hâlde, görünür olanın sürekliliğinden hiçbir şey eksilmedi. Sosyal medya bu olgunun temel taşlarından. Karantinada, dokunamadığımız ama görebildiğimiz hayatlar yaşıyoruz. Üstelik “diğerlerinin” yaşamı, bizim yaşamımızdan daha gür bir sesle konuşuyor. Bir yandan da pandemi yavaş yavaş anlamı kuşatıyor. Zor bir geleceğe hazırlandığımızı, Ulrich Beck’in deyimiyle “risk toplumlarına” dönüştüğümüzü öğretiyor bize. Bir virüsün, dünyanın neresinde mutasyona uğrarsa uğrasın, bütün insanlığın yaşam alışkanlıklarını sınadığına tanık oluyoruz. Bu durum, bir yandan bizi sosyal ilişkilerimizden kopararak, kendimizi var edebildiğimiz alanları nasıl tekrar üretebileceğimizi düşündürüyor. “Ya pandemi bitmezse?” sorusunu sormak, bu sorudan kaçınarak her şeye tahammül ettiğimiz böyle bir dönemden ziyade, benzer ama daha kalıcı sorunlarla yüzleşeceğimiz bir geleceğe hazırlanmak için önemli.

Pandemi anlamı kuşatıyor, dedim. Bir insanın yaşamı kendi üstüne kapanırsa, bu kapanma hâli bireyi yalınlaşmasına en yakın hâle getirir. Yalnızlığın gerçekliği bozup bozup dağıtması… Bir yandan kendi sağlığımızı korumak için de olsa, aslında toplumsal fayda için karantinadayız. Toplumun varlığını bu kadar yoğun hissederken, toplumsal oluşumuzun uzağına düşme hissi ne tuhaf değil mi? Bir gerçeğin farklı sonuçları yatıyor burada. Peki şimdinin ötesine baktığımızda bizi bekleyen büyük sorulara ne demeli? Toplumlar başka bir örgütlenme modeline geçmeden; küresel iktisat gittikçe sıklığı artan krizlere esnek tepkiler verebilmek adına dönüşmeden(!); biz alışkanlıklarımızı sorgulamayı ve değiştirmeyi, onlarla yüzleşmeyi istemeden bir gelecek tahayyül edebilir miyiz? Özeti şu, nasıl yaşayacağız? Ya da nasıl anlamlandıracağız hayatı? Eklektik doygunluklarla; göz alıcı ama yalıtık değişiklikleri saymakla mı yetineceğiz, yoksa gerçekle yüzleşecek kadar cesaretimiz var mı?

Anlam, bu tartışmada en çok ilgimi çeken kavram. Çünkü yukarıda sorduğum soruların bireyliğimizi inşa etmeye dair sıkı bağları var. Anlamı nasıl ürettiğimiz, kendimizi nasıl anlamlı ve değerli bulduğumuz – ya da niçin bulup bulmadığımız – başlıkları değerli. Yani, Beck’in “risk toplumları” derken anlattığı, toplumların küresel risklere hassas duruma gelirken bir yandan da devletin daralan koruma alanından çıktıkları evre, başka bir evreyle daha örtüşüyor. Kapitalizmin ürettiği birey, varoluşunu tekrar değerlendirmek zorunda.

Bu yazının konusu, sözünü ettiğim evreleri zamanla gelişerek yaratan dinamiklerin edebiyat için anlamını sorgulayan Roland Barthes olacak. Barthes, bu evrenin daha başlarında, ancak siyasette kültürel vurgunun adım adım güçlendiği bir dönemde “Yazarın Ölümü” denemesini kaleme almıştı.

II. Deneysel Şiir

Tepkili ve dışlanmış olduğu ölçüde kendini var edebilen, fakat bu dar alanın dışına çıkabilecek gerçekliği olmayan düşünceler vardır. Bu düşünceler, pratikte yaşamsal görünebilmek adına, iç çelişki ve tutarsızlıklarını maskelemek zorundadırlar ve toplumsallaşmaları için, bunu eylemliliklerinde içermeleri gerekir. Çünkü ancak bu şekilde gösterilebilir, görünür kılınabilirler.

Barthes, “Yazarın Ölümü” (La Mort de L’auteur) başlıklı denemesinde bu esastaki düşüncelerini kendinden emin savunur. Düşüncelerinin vardığı yerler, modern insanın uğraştığı sorunlara Barthes’a göre bir karşılık verir, oradan da edebiyatı yeniden yaratır. “Edebiyat” yerine “yazı” diyelim, der Barthes. Barthes’ın bu denemede anlattığı fikirleri, post-modern kuramla örtüşürken, bu kuram doğrultusunda yapılan edebiyatın da ilkelerini verir.

Post-modern edebiyatın bir uzantısı da edebiyatımızda “deneysel şiir” ismiyle var oluyor. Barthes’ın denemesine geçmeden deneysel şiir üzerinde biraz duralım.

Deneysel şiir, bu şiiri sürdürenlerin açıkça gösterdikleri gibi, eklektik bir çabayı ifade eder. Eklektik konusunda – aslında Marksizm’in oportünist çarpıtılmasında eklektiğe dair – Lenin’in söylediği şu cümlelerin müthiş bir netliği var: “…diyalektiğin eklektik çarpıtması, yığınları en büyük kolaylıkla aldatan çarpıtmadır; eklektizm, yığınlara aldatıcı bir doygunluk verir; sürecin bütün yönlerini, bütün gelişme eğilimlerini, bütün çelişik etkilerini vb. hesaba katıyormuş gibi görünür; ama aslında, toplumun gelişmesi üzerine hiçbir tutarlı ve devrimci düşün vermez.1Lenin, Vladimir, Devlet ve İhtilal, Somer, Kenan (çev.), Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2003, s. 29. Bu bağlamda, günümüz deneysel şairlerinin görmek istemedikleri, doğrudan veya dolaylı reddettikleri, birkaç gerçek şöyle sıralanabilir:

  1. Deneysel şiir eklektizmdir ve özellikle – çağdaşımız olan birçok deneyselcinin yaptığı gibi – iki dünya savaşı arasında Aydınlanmacı düşünün uzantılarına tepki olarak ortaya çıkmış, en akıl dışı, en yıkıcı örneklerini de zaten o evrede vermiş “deneylerin” çeşitlemesini yapar. Bu sırada, bahsedilen deneylerin – biçimde ve içerikte – tekrarına düşmekten usanmaz, aslında bu tekrar önceki deneyleri bilmemesinden kaynaklanır;
  2. Deneyselcilerin bir kısmı her ne kadar post-modernist olmadıklarını iddia etseler de mevcut koşullarda vardıkları nokta post-modern kuramın temel düşünceleriyle bire bir uyum gösterir;
  3. Deneysel şairler, şiirlerinde, gelişim üzerine hiçbir tutarlı ve devrimci düşün vermezler. Sanki şiir, ya da genel anlamıyla yazın, kendi diyalektiğinde değil, çeşitli hünerlerin odağında ve plastik var olur. Oysa her eklektik deneyi bir mikro devrim gibi görme eğilimindedirler, çünkü sebep olabileceklerini düşündükleri yıkım etkisi genelde abartılı ve temelsizdir;
  4. Deneysel şiirden en büyük – ve belki de tek – tatmini o şiiri yazan alır;
  5. Şiirde biçimin ve özün reddi, (Eliot’ın tarif ettiği şekliyle, canlı ve hareketli olan) geleneğin külliyen reddiyle birleşerek, şiiri teknikten ibaret kılar. Modern toplumun iktisadî ilişkilerinde kendini şiddetle gösteren teknikleşme eğilimi, deneyselcilikle şiire bir teknik safsatası olarak sıçramış görünüyor.

Deneyselcilerin varlık sorunları, yukarıda sıraladığım durumlarla beraber ele alınınca, iki uçlu bir duruma çıkıyor. Başta, sanatları “öteki” kaldığı ölçüde “sanat” addediliyor, kendileri şiiri dışladığı sürece görünür oluyorlar. Bunun yanı sıra, bu “öteki” kalmanın zahirî kaldığı tarafta, aslında kapitalist örgünün mevcut koşullarda barındırdığı ve perçinlediği kültürcü siyasetin göbeğinde duruyorlar; her yönüyle ona uyum içinde, ona tâbî bir hâlde.

III. Yazarın Ölümü

Şimdiye kadar anlattıklarım, Barthes’ın yazısını tartışmak için önemliydi. Çünkü “Yazarın Ölümü’nü” tartıştığımızda, ikinci bölümde anlattığım deneysel şiire dair sorunların temelini de konuşuyor olacağız.

“Yazarın Ölümü” Balzac’tan bir alıntıyla açılır. Alıntıda bir kadın tarif ediliyor. Barthes, bu tarifin, tarifi yapan sesin kim olduğunu sorar. Vakit kaybetmeden edebiyatı tanımlar ve tartışmasına başlar:

Kimdir böyle konuşan? Konuşan kişi, kadındaki gizli kastrato kimliğini görmezden gelmekte kararlı olan hikâyenin kahramanı mı? Yoksa kadın felsefesi üstüne kişisel tecrübesini kuşanmış Balzac’ın kendisi mi? Kadınsılık üzerine ‘edebi’ fikirler öne süren yazar Balzac mı? Evrensel bir irfan mı? Romantik psikoloji mi? Bunu asla öğrenemeyeceğiz, çünkü yazı [écriture] bütün seslerin, bütün kökenlerin imhasıdır: Yazı tam da öznenin sıvıştığı bu nötr,2Metnin özgün hâlinde seçilen sözcük: “neuter”. “Cinssiz”, “yansız”, “nötr” anlamlarına gelir. bileşik ve dolambaçlı alandır; yazma eylemini gerçekleştiren bedenin kimliği başta olmak üzere tüm kimliklerin yok olduğu siyah beyaz alandır. 3Barthes, Roland, oggito.com, Erişim Tarihi: 16.12.2020, https://oggito.com/icerikler/yazarin-olumu/8913

İlk sorun şu: Barthes’ın edebiyatın ne’liğini tariflerken kullandığı dilin kendisi edebî bir dil. Dikkat edilirse, son cümlede bir tanım yok, bir tarif var. Edebiyat nedir? Bu soruya, Barthes’ın tek cümlede ve uyum içinde aktarmak istediği birçok cevabı olduğu açık. Bunların birkaçına kısmen katılmak mümkün de olabilir.4Neticede edebiyatın yaşayan bilgisi tutarlı olma gerekliliğini reddettiği gibi, bilimsel bilginin aksine sistematik öğretilebilirlikten uzaktır. Ancak Barthes’a göre “yazı… yazma eylemini gerçekleştiren bedenin kimliği başta olmak üzere tüm kimliklerin yok olduğu… alandır.” Özetle, yazan özne dahil, hatta ondan başlayarak her kimliğin yittiği bir alan olarak edebiyat.

Denemenin ikinci paragrafında, Barthes “yazar” öznesinin (ya da yazan öznenin, yazar kişisinin vb.) sanat ürününü algılama sürecimizde sahip olduğu “tiranlığı”, biz sanat ürününü anlamlandırırken bu öznenin ısrarla gündemimizde kalışını, özetle modern toplumdaki kişi/birey vurgusunu tanıtlar ve eleştirir. Bu vurguyu, ya da yazar kişinin tiranlığını, kapitalizme borçlu olduğumuzu söyler. Bu kanaatini daha açıkça ifade etmek için makul bir kıyas da yapıyor: İlkel toplumlarda “anlatı” eyleminin uygulayıcısı bir aracı rolündeydi, diyor. Yani şamanın performansıydı övülen, bireysel dehâsı değil. Şamanın mevcut anlatı kodlarına hâkimiyeti ve bu bağlamdaki yetkinliği, performansını nitelikli kılan unsurlardı.

Barthes açıkça, her sanat dalını kapsayacak şekilde kullanırsak, modern okuma alışkanlıklarımızı eleştiriyor. Burada elbette ilk olarak romandaki gerçekçileri, o “iğdiş edici nesnelliklerinden” dolayı, bir kenara atıyor. Bireyin tiranlığını devirmeyi deneyen yazarlardan Mallarme’ı öne sürüyor. Mallarme, şiirlerinde işleyenin, hareket edenin, konuşanın yalnızca dil olmasını istemişti. Böylece yazar kişiyi bastırarak okura yerini teslim etmeyi de… Barthes, ardından Proust’a geçip, Proust “modern yazıya epik formunu vermiştir,”5Barthes, Roland, oggito.com, Erişim Tarihi: 16.12.2020, https://oggito.com/icerikler/yazarin-olumu/8913 diyor. Çünkü Proust’un şaheserinde karakter yazacak kişidir, karakterin yazacağı roman nihayet mümkün olduğundaysa roman biter. Karakterin hayatı, yazacağı romanın modelini oluşturur. Sürrealizm’e gelindiğinde ise, Barthes sürrealistlerin en azından yazan özneyi sekülerleştirdiğini söyler. Buraya kadar anlattıklarını tamamlamak için de dil biliminin son gelişmelerine dair bir yorum yapıyor. Dil biliminin (Linguistics) son mevcut araçları da yazar kişinin dili salt işletip tükettiğini, dilin dışında bir varlığı olmadığını; yazarın yazan kişi olmaktan öteye geçmediğini göstermiştir, diyerek.

Devam edelim. Barthes’ın düşüncelerini en berrak ifade ettiği bölümlerden biri şöyle:

…modern yazıcı metniyle eşzamanlı doğar; o asla yazısını aşan veya önceleyen bir varlıkla donanımlı değildir, asla kitabının dayanağını oluşturan özne değildir, bu nedenle metnin sözcelenme ânından başka bir zaman yoktur ve her metin daima burada ve şimdi yazılır. Bu nedenle (ya da sonuç olarak) yazmak artık bir kayda geçirme, tespit yapma, temsil etme, (Klasik yazarların söylediği gibi) “resim yapma” işlemi olarak tanımlanamaz; tam tersine yazmak, Oxford felsefesini izleyen dilbilimcilerin söylediği gibi, sözcelemenin dile getirdiği edimden başka bir içeriğinin (ifadesinin) olmadığı edimsel ve (özel olarak birinci kişi ve şimdide verilen) ender sözlü biçimine işaret eder…. Yazar’ı toprağa gömmüş olan modern yazıcı böylelikle seleflerinin dokunaklı görüşlerinde olduğu gibi ellerinin düşüncelerine veya tutkularına yetişemediğine artık inanmaz ve sonuç itibariyle zorunluluğu kanuna çevirerek bu yetişememenin üstüne gider, durmadan biçimi üstüne ‘çalışır’; elleri tüm seslerden bağımsızdır, (ifade değil) salt bir kayıt [inscription] jestiyle güdümlenir ve kökeni olmayan ya da en azından dilden başka kökeni olmayan yani bütün kökenlerin durmadan sorgulandığı bir alanın izini sürer.6Barthes, Roland, oggito.com, Erişim Tarihi: 16.12.2020, https://oggito.com/icerikler/yazarin-olumu/8913

Kanımca, Barthes’ın bütün denemeyi üstüne kurduğu temel sav şöyle ifade edilebilir: yazarın yok oluşu tarihsel bir gerçektir. Dahası, kapitalizmin tiranlık lütfettiği yazar öznenin ölümü kalıcı olmalıdır. Modernitenin belirli bir evresine tekabül eden bir “yazarın ölümünden” bahsedebilir miyiz? Farzımuhal diyelim; varsayımımız bahsedebileceğimiz yönünde olsun. Yazarın ölümü, yazar kişinin tarihsel sonu mudur?

Yazar kişi belirli bir evrede veya bir kesim için (bkz. Deneyselciler) ölmüş bile olsa, yok olmamıştır; dönüşmek zorunda kaldığı tarihsel bir evrenin kendi payına düşen sonuçlarını yaşar. Siyaset kuramında “post-modern dönüş” denilen evrenin somut koşulları onu dilsiz bırakmış olabilir. Daha doğrusu, kapitalist üretim ilişkilerinin ve bunların sonucu olan üst yapıdaki unsurların post-modern evre diye tanımlanan dönemde girdikleri biçim, bireyi, dilin kendinden başkasını tanımadığı bir anlamsızlık fırtınasıyla yüz yüze bırakmış olabilir. Ancak, her koşulda, metnin içinde hâlâ hareket eder durur yazar (ve doğal olarak birey); varlığını ânıyla, düşleriyle, nesneleriyle kanıtlar ve sonuçta bu evreden monolitik olmayan bir özne hâlinde çıkar. Yani kolektif bir özne olup sesini tekrar kazanır. Bu sefer iktidarın durduğu yerden konuşmaz; sesini, metindeki karşıt seslerden, o karşıtlıkların birbirine girerek getirdiği bir akşamdan, metnin başından sonuna dek okura hissettirilen renklerden çıkarır. Bu kolektif kişiliği karşımıza alıp konuşmak istiyorsak, onu önce ortaya çıkarmamız gerekir ki bu onu kurmamızla, metinde sunduğu karşıtlıklardan metnin bütününe çıkmamızla, parçaları birleştirmemizle mümkündür.

Yazar kişinin, Barthes’ın doğal ve kaçınılmaz koşullardan dolayı ötesini göremeden tespit ettiği ölümü, ona sonrasında yeni bir varlık verir. Yazar dirilir, ancak eserindeki karakterin, seslerin, kurgunun içine sığınarak, onlarla az veya çok bütünleşerek, onların ittiği yerde durarak. Kırmızı Pazartesi’nin rengi Marquez’in tasarımından ışır. Yazar, tiranlığının her anahtarı açar gözüktüğü mekanik metinlerin aksine, eklektiğin havuzunda yüzmeden, toplumsal var oluşunu dilde icat ederek yaşamını sürdürür. Söylemedikleri en az tercih ettikleri kadar, ki bunlar birbiriyle sıkı bir ilişkidedir, bütünler anlatısını. Yazar, sustuğunda yazmadıklarını okura söyletebildiği ölçüde de başarılıdır.

Oysa Barthes bunları göremiyordu. Onun denemesinin geri kalanında aktardığı kanaatleri, aporia’ya kafa üstü çakılan bir yazın önerir. Post-modern dönüşün bir sonucu da anlamsızlığın teşvikidir çünkü; “kimliklerin kendinde yittiği” bir tuzak barındırır, kimlikleri onaylar gözükmesine rağmen, onları topluma katıldıkları ölçüde özlerini hiçleyen bir tavra hazırlar. Frederic Jameson, “The Political Unconscious (Siyasal Bilinçdışı)” kitabında tam da bununla ilgili bir tespit yapar:

…kapitalizmde toplumsal yaşamın eğilimsel yasası – bireysel özneler olarak varoluşumuzu sakatlar ve bizi kendi konuşmamıza yabancılaştırdığı gibi zaman ve değişim hakkında düşünmemizi de felç eder.7Jameson, Frederic, The Political Unconscious, Ithaca, New York: Cornell University Press, 1982, s. 20. ‘’ … – the tendential law of social life under capitalism – maims our existence as individual subjects and paralyzes our thinking about time and change just as surely as it alienates us from our speech itself.’’

Bu felç ve sakatlığı kaçınılmaz bir sonuç olarak kabul edecek ve bireyi de yazar gibi öldürecek miyiz? Aslında, Barthes’ın yazarı öldürüp okura hakkı olan yeri verme önerisi tam da burada tutarsızlığını apaçık gösteriyor. Yazarın sözde tiranlığı, kapitalizmin birey vurgusunun sonucuysa, ona son vermek diğer bütün bireyleri, yani okuru da yok etmeden mümkün olabilir mi? Barthes, kapitalizmle kaçak dövüşüyor. Onu, bireyi yok ederek alt etme peşinde. Oysa kapitalizmi bu şekilde muzaffer kılacağından habersiz.

Yazı durmaksızın anlam ortaya koyar ama bunu daima anlamı buharlaştırmak için yapar. Yazı sistematik olarak anlamı dışarıda bırakma işini ifa eder. Böylelikle edebiyat (artık yazı demek daha doğru olacak) metne (ve metin olarak dünyaya) bir “sır” yani nihai bir anlam atfetmeyi reddederek teoloji karşıtı ve tam anlamıyla devrimci diyebileceğimiz bir etkinliği özgürleştirir, çünkü anlamın hapsedilmesini reddetmek nihayetinde Tanrı’yı ve onun kaidelerini, hikmetini, bilimini ve kanunu inkâr etmektir.

Anlamı buharlaştıralım ve edebiyat, demeyelim; yazı, diyelim. Fakat felsefeden öğrendiğimiz çok basit bir gerçek var: Bir şeyin adını değiştirince o şey değişmez. Eklektik bir doygunluğa “deneysel şiir” dediğimizde, onun – sanatsal bir üretim olarak – şiir olmayacağı gibi.

Metne neresinden dahil olacağı okura bağlı elbette. Fakat yazarı reddedersek, ya da deneyselcilerin bilinçli veya bilinçsiz yaptığı gibi yazar kendi bireyliğini, metindeki varlığını reddederse,8Tersine, bazı deneysel ürünlerin yazar öznenin tamamen kendi varlığını dayattığı ürünler gibi gözükmesi de söz konusu. Ancak görünüşteki bu durum, yazar öznenin kendini reddetmesi ve tamamen kendini dayatması arasındaki ilişki, sırtını önemsiz bir farka yaslıyor. Dolayısıyla anlattıklarımla çelişen bir yanı yok, verdiğim tespitlerle yine uyum içinde. Fakat bu başka bir yazının konusu olmalı. okur asla var olamaz. Bunu ihmal ederek üretilen yazın, ön kabullerinin tutarsızlığında boğulur; bir kuru gürültü, bir kısır döngüdür. Kendini, dolayımı yaparak girdaplaşır.

*Kapak fotoğrafı: Hannah McKay / Reuters – https://www.reuters.com/news/picture/art-of-the-pandemic-covid-inspired-stree-idUSRTX82S3I

 

Bu yazıya referans verin: Hüseyin Serhat Arıkan (19 Aralık 2020), "Anlam: La Mort de L’auteur ve Deneysel Şiir", Nimbus, Erişim tarihi: 20 Temmuz 2021, https://nimbuskultursanat.com/kapali/anlam-la-mort-de-lauteur-ve-deneysel-siir/.
Referanslar
  • Lenin, Vladimir, Devlet ve İhtilal, Somer, Kenan (çev.), Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2003, s. 29.
  • Barthes, Roland, oggito.com, Erişim Tarihi: 16.12.2020, https://oggito.com/icerikler/yazarin-olumu/8913
  • Jameson, Frederic, The Political Unconscious, Ithaca, New York: Cornell University Press, 1982, s. 20.
 
close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Hüseyin Serhat Arıkan
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi son sınıf öğrencisi. Bin Dün Var Yarında (Mayıs, 2019) şiir kitabıyla Şiir Atı Seyhan Erözçelik İlk Kitap Şiir Ödülü'ne layık görüldü. Şiir, söyleşi ve yazıları Kitap-lık, Varlık, Sözcükler, K24 gibi dergilerde çıktı.

Yorum Yapın