EdebiyatEylem ♟️

Suat Derviş’i Hatırlamak: İstanbul’un Bir Gecesi

1940’ların edebiyatına şöyle bir baktığımızda pek çok önemli isim akla gelirken, Suat Derviş ilk hatırlananlardan değildir. Edebiyat derslerinde “en önemli eseri” ile adı geçen bir yazar ve Nazım Hikmet’e şiirler yazdıran bir kadın olarak anılmanın ötesinde edebiyatının hakkı verilmemiştir. Suat Derviş, gazetecilikte olduğu gibi edebiyatta da kalemini keskinliğiyle kullanmaktan korkmamış, faşizmle mücadele etmiş ve hep üretken bir yazar olmuştur. Bu nedenle Suat Derviş’i “en önemli eseri” olmayan İstanbul’un Bir Gecesi adlı romanıyla, yani edebiyatıyla hatırlayalım istedim. Bu inceleme yazısında; romanın yazıldığı dönemin, toplumsal ve siyasal açıdan değerlendirmesini yapmaya çalışacağım. Romanı, sosyal ve ekonomik farklılıklar, bu farklılıklara dayalı hiyerarşik ilişkiler, toplumsal ahlak ve devlet-toplum ilişkisi bağlamında ele alacağım.

Romanın kurgusu, farklı toplumsal kesimlerden gelen insanların İstanbul’un bir gecesini nasıl deneyimledikleri üzerinedir. Anlatı, İstanbul’un zenginlerinin buluştuğu bir düğün gecesi etrafında kurulur. Farklı sınıflardan insanların birbiriyle kesişen hikayeleri, bir gecede yaşanan olaylarla gösterilir. Düğün sahipleri ve düğüne katılanlar, zengin ve elit tabakanın hikayesini anlatırken, düğünün yapıldığı konağın önünden yolu geçen veya oradaki insanlarla bir şekilde ilişkilenen yoksul kesimlerin hikayelerini de görürüz. Kısaca roman, farklı sınıfların mekânsal olarak yakınlığına (İstanbul’un merkezinde çevrelenmiş olmalarına) rağmen sosyal ve ekonomik sınırların, bu sınıfların aralarındaki ilişkiyi hiyerarşik olarak nasıl belirlediğini anlatır.

Dönem içinde toplumsal ve siyasal değerlendirme

Roman cumhuriyetin erken dönemlerini, 1930’ların Türkiye’sini toplumsal sorunlarıyla ele alıyor. Bu dönemde yazılan, Kurtuluş Savaşı’nın ve cumhuriyetin kazanımlarını ana hattına oturtan edebi eserlerin aksine Suat Derviş, dönemi siyasal ve toplumsal açıdan gerçekçi, sorunları açığa çıkaran ve Türkiye’de görünür olmaya başlayan sınıf farklılıklarına vurgu yapan bir biçimde anlatıyor. Savaş yılları geride kalmış, gündelik yaşam “normale” dönmüşken, halk hiç de refah ve rahatlık içinde değil, yoksul ve çaresizdir. Bu çaresizlik Zeliha’nın oğluna kan arayıp bulamayışıyla güçlü bir şekilde anlatılır. Zeliha, sonunda bedenini satarak kan parasını bulduğunda gecikmiştir ve oğlunu kaybeder. Vasıf, kızını kurtarabilmek için Fazıl Osman Bey’den af dilemek ve işini tekrar elde edebilmek için konağın kapısında beklerken kılığından dolayı konuşma talebini bile iletemez ve ancak polisler başka bir hırsızlık vakası için onu götürmeye çalıştıklarında, polislerin aracılığıyla Fazıl Osman Bey’e konuşma isteğini iletebilir. Vasıf’ın sabıkası, üzerine bir etiket olarak yapışmıştır ve kendine yeni bir hayat kuramayacak kadar çaresizdir.

Toplumsal Ahlak

Zeliha’nın ve Vasıf’ın hikayelerinde namus kavramını ve toplumsal ahlak eleştirisini de görürüz. Vasıf, bütün gece konağın kapısında beklerken kendini alçak bir insan olarak düşünür. Çaresiz olduğu için kasadan para aldığını düşünse bile hemen ardından ne olursa olsun almaması gerektiğini söyler kendisine.  Bütün derdi evini geçindirmek ve annesine ilaç alabilmekken nasıl olup da böyle bir şey yaptığını, altı yıl hapiste yattığını ve adının hırsıza çıktığını düşünerek kendisiyle hesaplaşır.

Halbuki bütün hayatınca o, hırsızı, kendisine hiç benzemeyen başka türlü bir insan zannederdi.1Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018, s.30.

Bu alıntıyla hırsızlığın toplumsal değerler bakımından kabul edilemez bir şey olduğunu; “hırsızın” öteki, “normal” insanların dışında ve uzağında bir kimse olarak algılandığını görüyoruz. Aynı zamanda, bu algıya rağmen, hırsızlığın tam da toplumun içinden sıradan insanların işlediği bir “suç” olduğunu ve bu suçların toplumsal ve ekonomik nedenlerini anlıyoruz.

Vasıf zihninden af dileme cümleleri geçirip kendini suçlamaya devam ederken polisler o gece civarda işlenen başka bir hırsızlık olayından Vasıf’ı sorumlu tutarak onu karakola götürmek istediklerinde hesaplaşması sona erer. Patronun her gün haksız cezalarla işçilerin ücretini kestiğini, üç kez zam istemesine karşın geri çevrildiğini düşünür ve“Kasadan çalınan para hırsızlıktı da biçare işçinin cebinden çalınan hırsızlık değil miydi?”2Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018, s.222 diye geçirir aklından. Böylece polislerin o gece yaptıkları haksızlıkla birlikte patronu Fazıl Osman Bey’in de kendisine haksızlık ettiğini anlar ve parayı çalmak zorunda bırakıldığını düşünerek kendini aklanmış hisseder.

Zeliha ise durumu kendisinden iyi olan hiç kimsenin ona yardım etmediğini, sabaha kadar çaldığı her kapıdaki duyarsızlığı hayretle düşünür. Kendisiyle yoksulluk bakımından benzer bir hayat süren ama yine de yardım edeceğinden emin olduğu arkadaşının ise daha da fakirleştiğini, bir süredir geçinebilmek için bedenini sattığını, böylece hastalık kaptığını öğrenince oğlunun hayatını kurtarmak için yaptığı namussuzluğun hiç de utanılacak bir şey olmadığını düşünür:

Neden utanacaktı? Eğer bunu yapmak bir kabahatse, insanları bu kadar çaresiz bırakanlar bundan utanmalıydı. Koskoca şehirde evlerinin, dükkanlarının, barlarının bin bir ışıklı gözlerde muazzam bir hayvan gibi gecenin içinde çöreklenmiş olan şehirde, bir tek insan kendisiyle kendi azabıyla alakadar olmuş muydu? Kimsesiz dağların tepesinde olsaydı onun bu gece çektiğini kayalar görür de merhamete gelirdi.3Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018, s.226

Üst sınıfların gözünden de evlilik kurumuna ve toplumsal ahlaka dair eleştirileri Kevser’in hikayesinde görürüz. Kevser, Cavit’in Saffet ile parası için evlenmesini ahlaksızlık olarak nitelerken kendi evliliğini de sorgular. Bu evlilikten beklediği tek şeyin refah, kolay ve zengin bir hayat olması gerçeğine rağmen kendisi kadın olduğu için bunun daha affedilebilir olduğunu düşünür. Çünkü ona çocukluğundan itibaren güzel olması, beğenilmesi, böylece zengin bir koca bularak refah içinde yaşaması telkin edilmiş ve öğretilmiştir. “Güzel olmasını, beğenilmesini, kibar bir salonda en iyi, en yüksek, en beğenilen kadın olmasını öğretmişlerdi. Ona küçükten beri saadetin şerefin bu olduğunu, zengin bir koca kandırmak bulunduğunu öğretmişlerdi.” Evlilikler çıkar ilişkilerine göre kuruluyor ve para her şeyin üstünde sayılıyordu. Kevser, Cavit’i bütün çıkarların uzağında sevmiş olmasına rağmen paranın sevgiyi önemsizleştirdiğini ve yok ettiğini düşünerek bütün bu toplumsal öğretileri sorgular.

Eğitim ve Sosyal Statü

Eğitimli olmak ve okumak alt sınıfların tek kurtuluş yolu olarak karşımıza çıkıyor. Memduh, annesi hasta olduğu için evin geçimini üstlenmek ve okulu bırakmak zorunda kalmıştır. Zeliha kan ararken, oğlu iyileştiğinde çalışıp, onu mutlaka okutacağını düşünür çünkü okuması hayatının kurtulması için tek yoldur. Kitaptaki şu ifadeler bu kurtuluş yolu umudunu açık bir şekilde anlatır:

Bütün gayesi Memduh’u okutmaktı. Okuyamayan erkek hayatta ne olabilirdi? Bu kapkara sefaletten kurtulabilir mi? Hayır, Memduh içinde bulundukları bu ümitsiz hayattan kurtulacaktı. Hiç olmazsa bir vatman, bir kondüktör, bir vapur biletçisi yahut resmi bir daire kapıcısı olacak kadar okuyup yazmasını bilmeliydi.4Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018, s.85

Okumuş olmanın, yoksulluktan kurtulmak için bir yol olsa da toplumsal eşitsizlikleri bütünüyle gidermediğini Fazıl Osman Bey’in muhasebecisi olan Ali’nin hikayesinde görüyoruz. “Bir kasaba delikanlısı olarak kalmaktan sırf kendi gayretiyle kurtulmuş olmanın gururunu duyan, sınıfından yükseldiğini zanneden bir insandı. Hele İstanbul şehrinde bir fabrikanın muhasebecisi olmak talihine ulaşması onun kendi nefsine karşı itimadını da arttırmıştı.” (Derviş, 2018, s.145). Okuyup taşradan İstanbul’a gelmiş, üstelik bir muhasebeci olarak iş bulmuş olan Ali’nin taşradaki yoksulluğundan kurtulması ve bir toplumsal statü kazanması zengin çevrelerin içinde bulunmasına olanak sağlıyor. Ancak, alt sınıftan birinin üst sınıflarla temas ettiği düğün gecesinde, eğitimli olmanın sanıldığı gibi sınıf atlamaya yarayan bir şey olmadığı görülüyor. Düğüne şirketin muhasebecisi ve Osman Bey’in kızlarının hocası olarak çağrılan Ali, kendini her bakımından o zümrenin dışında ve aşağısında hissediyor. Kılık kıyafetinin salondakilerin giysileri yanında çok ucuz ve adi görünümü, dans etmeyi bilmeyişiyle onlardan ayrılıyor. O çevreye ait olmadığını, bu insanların arasında yabancı olduğunu, okumuş olsa dahi bu insanların yanında hiçbir öneme sahip olmadığını, onların eşiti olmadığını görüyor. Ali’nin hikayesinde taşra-İstanbul ayrımının da dönem için önemli olduğunu görüyoruz. İş yerinde kendi konumunda olan arkadaşlarının da Ali’yi hep kendilerinden aşağı gördüklerini, hiçbir zaman kimsenin ona eşiti gibi davranmadığını şu satırlardan okuyoruz: “…bu bariz taşralılığıyla İstanbullu memur arkadaşlarından daima aşağı kalmak acısını hissetmişti.”5Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018, s.151

Devlet-toplum ilişkisi

Romandaki hikayeler aracılığıyla toplumun devletle sınırlı bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde sağlık ve eğitim gibi temel hak ve ihtiyaçların devlet tarafından sağlanmadığı ve halkın da devletten talep edemediği bir tablo görüyoruz. Memduh’un çalışmak zorunda kalıp okula devam edememesi, kan ihtiyacı olduğunda hastanelerin ücreti karşılığında kan sağlaması, Zeliha’nın, Vasıf’ın annesi ve kızının yoksul olmalarına rağmen ücretsiz tedavi olamaması devletin halkın sorunlarından uzak ve çözüm üretmeyen bir konumlanışı olduğunu gösteriyor.

Bu sınırlı ilişkinin aynı zamanda devletin sert yüzüyle kurulan bir ilişki olduğunu Leyla’nın hikayesinden yola çıkarak söyleyebiliriz. Suça karışmış sevgilisi Avni’yi ararken sokakları tek tek dolaşıp karakolun önüne geldiğinde hissettiği çaresizlik ve korkudan devletin ve kanunların karakolla sembolleştiğini şu satırlardan anlayabiliriz:

Bu binanın cephesinden sızan azamet karşısında Leyla kendini küçük pek küçük, pek biçare hissediyordu.6Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018, s.179

 

Hayatında hiçbir bina ona içindeki sırrı dışarı vermeyen ketum binanın dışı kadar zalim görünmemişti.7Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018, s.180

Karakollar bir yapı olarak varlıklarıyla bile korku salarken polisler de korkulması gereken devletin kolluk güçleridir.  Leyla karakola yaklaşamadığı gibi sokakta gördüğü polislere soru da soramaz. Leyla’nın korkusu şu cümlelerle anlatılır: “…bu akşamdan beri polis üniformasından müthiş surette korkuyordu. Bir polise yaklaşıp söz söylemeye değil, onun bulunduğu yerde bulunmaya dahi cesareti yoktu.”8Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018, s.178. Bu satırlarla birlikte Vasıf’ın da polislere o gece hırsızlık yapmadığını anlatamayışını, polislerin onu dinlemeyip, ona inanmayışını hatırlarsak bahsettiğimiz sınırlı, bürokratik ve sert ilişki daha iyi anlaşılabilir.

Roman, 1930’larda yeni yeni şekillenmeye başlayan sınıf farklılarını ana tema olarak ele alır. Zengin ve fakirin mekânsal olarak çok yakın yaşadıklarını, temas halinde olduklarını ancak aralarındaki ilişkinin sosyal ve ekonomik açıdan eşitsiz ve hiyerarşik olduğunu söyleyebiliriz. Eğitimli olmak; zengin çevrelerle ilişki kurabilmek ya da yoksulluktan kurtulmak için bir yol, statü ve saygınlık sağlayan bir olanak olsa da alt-üst sınıf karşılaşmasında/ilişkilenmesinde hiyerarşiyi ortadan kaldırmaz. Yani, bu romanda, dönemin sınıfsal farklılıklarını toplumsal ve sosyal alanlarda kurulan ilişkilerin niteliğiyle anlayabiliriz. Toplumsal ahlak kurallarının insanların toplumla kurdukları ilişkide önemli bir belirleyici olduğunu görebiliriz. Ancak aynı zamanda, toplumsal ahlak kurallarına özellikle namus kavramına yapılan eleştiriyle; insanların nesnel koşullarının, yoksulluklarının onları nasıl kendilerinin de kabul ettikleri bu kuralların dışına çıkardığını anlayabiliriz. Devlet-toplum ilişkisi açısından baktığımızda ise bu dönemde Türkiye’de bir sosyal devlet anlayışından ve varlığından söz edemeyiz. Toplumun devletle iletişim halinde olmadığı, devletin toplumun ihtiyaçlarını görmediği; kanun, polis ve karakollar aracılığıyla bürokratik, resmi ve korkulan bir devlet görüntüsüyle kopuk bir devlet-toplum ilişkisinden bahsedebiliriz.

 

Bu yazıya referans verin: Merve Turgan (20 Eylül 2020), "Suat Derviş’i Hatırlamak: İstanbul’un Bir Gecesi", Nimbus, Erişim tarihi: 22 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/eylem/suat-dervisi-hatirlamak-istanbulun-bir-gecesi/.
Referanslar
  • Derviş, Suat. İstanbul’un Bir Gecesi. İstanbul: İthaki, 2018
 
Merve Turgan
Orta Doğu Teknik Üniversite’sinden mezun olan bir sosyolog. ODTÜ Edebiyat Topluluğu kurucu üyesi. Edebiyat sosyolojisi ile ilgileniyor.

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir