Cadı KazanıEylem ♟️

Siz Şiddetin Neresindensiniz?

Bir norm söz konusu olduğunda bu normun gereklerini sağlamayanlar, dışında kalanlar veya dışına itilenler “anormal” olarak yaftalanırlar. Bu normalar toplumdaki ayrıcalıklı kesimler tarafından hayatın her alanında karşımıza çıkarılır. Cisheteroluğun norm kabul edildiği dünyanın neredeyse her yerinde ve her alanında ise LGBTİQ+ bireyler ayrımcılıkla yüzleşir. Bu ayrımcılığa yol açan eylem ve söylemlerin her biri, LGBTİQ+ bireylerin hayatını daha da zorlaştırmaya hatta sonlandırmaya giden yolu açar.

Heteronormatif dünya yalnızca cishetero bireylerin özgürce yaşayabileceği şekilde bir alan açar ve LGBTİQ+ bireylerin eylemleri böylelikle sınırlandırılır. “Homofobik değilim ama…” ya da “Transfobik değilim ama…” gibi homofobik ve transfobik söylemlerle hayatlarımıza sınırlar çizilir. Ayrıcalıklarının gayet de farkında olan bu ayrımcı bireyler cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim normlarını da ellerinde tuttuklarını düşünerek insanların eylemlerini belirli çerçevelerde olduğu müddetçe kabule uygun görür. “Homofobik değilim ama gayler de ilişkilerini gözümüze sokmasın!” gibi söylemlerle; çocuklara  “yanlış” örnek olmaları,  topluma aykırı olmaları, kutsal aile yapısına ters olmaları gibi bahanelerle LGBTİQ+ bireyler toplumun dışına itilir. İstihdam konusunda önlerine konulan türlü engellerle seks işçiliği yapmaya zorlanan veya kendi rızasıyla seks işçiliği yapan trans bireylerin gördükleri cinsel ve fiziksel şiddet hem transseksüel oldukları hem de seks işçisi oldukları için çeşitli kılıflarla meşrulaştırılır.

Nefret söylemleri, küfürler, hakaretler kendini nefret suçlarında eylemleşmiş olarak bulur. Cinsiyetçi ve ayrımcı her küfür ve söylem bizi nefret suçlarına bir adım daha yaklaştırır. Yasalarca tanınmayan nefret suçları ise çeşitli şekillerde meşrulaştırılır.  Hayatın her alanından, ailelerden, okullardan, adliye koridorlardan, hastanelerden uzaklaştırılan;  gözle, sözle yeri gelince fiziksel müdahaleyle şiddete maruz kalan tüm bireyler her gün bu zorluklar arasında yaşamaya çalışır. Nefret söylemi ve nefret suçlarının failleri toplum ve yasa koyucular tarafından korunurken cishetero olmayan tüm bireylerin yaşam alanı biraz daha daralır.

Nefret suçları esasında mesaj iletmeyi amaçlayan eylemlerden oluşur ve aslında mağdurun eylemlerini değil, varoluşunu hedef alması bakımından diğer suçlardan farklılık gösterir. Hedef seçilen tek bir birey olsa da suç işleyenler bunu diğerlerinin de güvende olmadığını iletmek, göz dağı vermek ve üstünlüklerini sergilemek amacıyla bir araç olarak kullanır. Bu amacı desteklemek için de failler bu eylemleri kamuya açık yerlerde sergilemekten kaçınmaz. Bunun yanı sıra işlenen nefret suçlarının neredeyse yarısının grup halinde işlenmesi de zaten adalet karşısında görünürlüğü olmayan suçların yükümlülüğünün bölüşülmesine olanak sağlar. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini hedef alan nefret suçlarıysa bu şiddet eylemlerine maruz kalan bireylerin sosyal yaşamda daha da görünmez kalmasına yol açar. Kamusal ya da özel alan fark etmeksizin nefret suçuna maruz kalan LGBTİQ+ bireyler hastanede, adliyede, karakolda tekrar şiddete maruz kalmamak veya şikayetlerinin yok sayılacağı gibi düşüncelerle şikayet dahi etmeden mevcut korku ve tehditlerle yaşamak zorunda kalır.1KAOS GL, “2019 Yılında Türkiye’de Gerçekleşen Homofobi Ve Transfobi Temelli Nefret Suçları Raporu” 4 Haziran 2020 ss. 6-7

Nefret suçları kendini yalnızca tecavüzle, cinayetle göstermez. İş bulamayan, aileleri tarafından dışlanan, komşularının şikayetlerine, hastanede doktorun sözlü şiddetine maruz kalan bireyler toplum eliyle ölüme itilir. Eylül Cansın kendini boğazın sularına bırakarak intihar ettiğinde “Yapamadım, izin vermediler.” demişti ağlayarak. Baktığımızda kimse fiili olarak onu öldürmese de aslında hepimiz onun ölümüne giden yolu açtık. Kimimiz elinden tutamadık kimimiz belki de yolda geçerken ona yönelttiğimiz bakışlarımızla canını yaktık; izin vermedik yaşamasına.  Yaptığımız ve yapmadığımız her şeyle sorumluyuz aslında hepimiz. Romantikleştirilen cisheteroluğu masallarla, filmlerle, şarkı sözleriyle yayarak yapayalnız hissettirdiğimiz herkesten sorumluyuz. “Kız gibi, erkek gibi” diyerek nitelediğimiz ve kalıplara soktuğumuz her nesnenin karşımızdakine hissettirdiklerinden cinsel yönelimimiz ve cinsiyet kimliğimiz ne olursa olsun hepimiz sorumluyuz.

Özellikle akran zorbalığı, sosyal dışlanma, içselleştirilmiş homofobi ve ev içi psikolojik şiddetin de etkisiyle LGBTİQ+ gençlerin yüzde kırkı geçen yıl intiharı düşünmüştür2Özde Çakmak, “İntihar düşünceleri ve ruh sağlığına ilişkin zorluklar LGBTQ gençler için hâlâ yüksek”, KAOS GL, 18 Temmuz 2020 https://www.kaosgl.org/haber/intihar-dusunceleri-ve-ruh-sagligina-iliskin-zorluklar-lgbtq-gencler-icin-hala-yuksek. Cishetero ve LGBTİQ+ gençlerin intihar oranları karşılaştırıldığında ise arada 2-7 kat fark olduğu görülmektedir. Yapılan karşılaştırmalı araştırmaya göre, erkek LGBTİQ+ bireylerde 6 kat, kadın LGBTİQ+ bireylerde ise intihar girişimlerinin 2 kat fazla olduğu görülmüştür.3Barış Erdoğan, Esra Köten ““As Kendini De Hepimiz Kurtulalım Artık!”: Sosyal Dışlanmadan İntihara LGBT Gençler” Alternatif Politika, Cilt 7. Sayı 1. (Nisan 2015)  s153Buradan hareketle, LGBTİQ+ bireylere yönelik ayrımcı eylemlerin kökeninin, erkek egemen sistemin kadın düşmanı karakteri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Cinsiyetçiliğin erkekler üzerindeki etkisi daha güçlü, daha maskülen, daha şiddet yanlısı olmak yönünde şekillenir. Bunlara aykırı davranan, pembe giyinen, kibar davranan erkekler “yarım” olarak adlandırılır. Buna ek olarak cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği ideal erkeklik normlarına aykırı görülen bireylerse erkekliğin doğasına ve kutsallığına zararlı olarak görülerek ayrımcı eylemlerden en çok etkilenen grubu oluşturur. Öte yandan eşcinsel kadın cinselliği pornografikleştirilerek kutsal erkeklik için fantezi ürünü haline getirilir veya “Sen bir de benimle dene de sonra konuş!” gibi sözel/fiziksel tacizlerin hedefi haline getirilir.

Bütünsel sağlığın tamamlanabilmesi için tüm bireylerin çalışması, sağlık, eğitim, barınma, korunma gibi temel haklardan yararlanması ve sosyalleşebilmesi gerekir. Ancak LGBTİQ+ bireylerin toplumdaki konumları, ayrımcı olduğunun farkına varmadığımız bazı eylemlerden de olumsuz etkilenir. Özellikle toplumsal cinsiyet ifadesi feminen olan erkek bireylerin medyanın da katkısıyla “Benim de gay arkadaşım var!” muhabbetlerine ya da “alışveriş arkadaşı” konumuna sokularak karikatürleştirilmesi buna örnek olarak verilebilir. Cinsiyet kimliklerini “açık” bir şekilde beyan eden bireylerin cinsiyetler için ayrılmış ortak alanları kullanması çeşitli sözlü tacizlere veya huzursuz bakışlara sebep olabilir. İkili cinsiyet normlarına aykırı görülen bireylerin bu alanlara ait değilmiş gibi hissettirilmesi veya potansiyel “tacizci” olarak hedef gösterilmesi ayrımcı eylemlerin başka bir boyutunu oluşturur.

AIDS’in yalnızca eşcinsel erkeklerde görüldüğü yanılgısı ise sağlığa erişimde büyük bir ayrımcı şiddet yaratır. Seks işçisi trans bireyler ise birçok kesim tarafından korku ögesi haline sokularak dışlanır. Hastalıklı, tehlikeli, tecavüzcü gibi çeşitli biçimlerde çizilen trans birey portreleri toplumda var olan önyargının daha da derinleşmesine sebep olur. Semih Özkaraş bir çiziminde bir transkadının uğradığı sözlü tacizleri çok net biçimde gözler önüne seriyor:

Semih Özkaraş

2009 ve 2011 yılında yapılan iki ayrı araştırmaya göre eşcinseller toplum tarafından “Kiminle komşu olmak istemezsiniz?” sorusuna en çok verilen yanıt olmuştur.4Barış Erdoğan, Esra Köten ““As Kendini De Hepimiz Kurtulalım Artık!”: Sosyal Dışlanmadan İntihara LGBT Gençler” Alternatif Politika, Cilt 7. Sayı 1. (Nisan 2015) s156 Bulundukları konutlarda uzun süre mahalle baskısı ve fişlenme korkusu gibi sorunlarla uzun süre kalamayan queer bireyler bu sebeple sosyalleşme ve düzen kurmakta sorun yaşarlar. Buna ek olarak bu dışlayıcı yaklaşımlar, halihazırda iş hayatına entegre olabilmiş bireylerin ise çeşitli bahanelerle kovulması, terfisinin engellenmesi, mobbinge uğramasıyla sıkça görülür.

Babasının “Kendi kendini öldür, bize iş çıkarma” demesi üzerine kendini balkon demirlerine asan Okyanus Efe5Barış Erdoğan, Esra Köten ““As Kendini De Hepimiz Kurtulalım Artık!”: Sosyal Dışlanmadan İntihara LGBT Gençler” Alternatif Politika, Cilt 7. Sayı 1. (Nisan 2015) s157, oturduğu binanın çatısından atlayarak yaşamına son veren Ayaz Utku, ailesinden şiddet gördüğü için Almanya’ya taşınan ancak tehditlere dayanamayarak intihar eden Nalan Bayar6Bir LGBTİ bireyin “intiharı” ve kendi ağzından yaşadıkları, Sendika.org, 30 Ağustos 2016 http://sendika62.org/2016/08/bir-lgbti-bireyin-intihari-ve-kendi-dilinden-yasadiklari-372959/, Sinan, Timuçin, Ege, Çağla, Ferhat ve niceleri… Bu bireylerin ölümüne intihar demek mümkün mü? Toplumun el birliğiyle ölüme sürüklediği, yaşama alanı bırakmadığı, söylem ve eylemlerle devamlı hedef olarak gösterdiği tüm LGBTİQ+ intiharları da cinayetleri de politiktir. İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması da tam olarak bu noktada kendini gösterir.  Özellikle siyasal İslam’ın yükselişe geçmesiyle toplumun tüm kesimleri tarafından sevilen Seyfi Dursunoğlu’nun ekranlardan uzaklaştırılması bu ayrımcı devlet şiddetinin somut göstergesi olarak yer alır.

Tüm saldırılara, nefret suçlarına, ayrımcı şiddete rağmen yaşamaya çalışan, özgürce var olmak isteyen, kendi olmak isteyen ve inadına var olan LGBTİQ+ bireyler dün de vardı, bugün de var ve yarın da var olacaklar. Ancak toplumun her alanında eşitsizlik ortadan kaldırılmadıkça, mecliste, okullarda, akademide, hastanede, televizyonda LGBTİQ+ bireylerin görünürlüğü ve temsili artmadıkça nefret suçları daha da derinleşecek. LGBTİQ+ bireyler belli kentlerde, gettolarda, iş alanları ve sosyal gruplarda sınırlanacak. Buna engel olmak için her öznenin deneyimini kıymetli kılıp kucaklamak, mağduru değil faili işaret etmek, devlet şiddetini, erkek şiddetini görünür kılmak için el birliğiyle çalışmamız gerek. Kurumsallaşan nefretle meşrulaşan ayrımcı eylemleri gün yüzüne çıkarmak ve her koşulda buna karşı durmak normların içinde veya dışında kalan hepimiz için bir görev niteliğinde. Mücadelemiz tüm kadınlar, LGBTİQ+ bireyler ve ezilenler olarak heteroseksist patriyarkaya karşı, gökkuşağının tüm renkleriyle bize dayatılan karanlığa karşı, el ele.

* Tüm katkılarından dolayı sevgili Gabe’e sonsuz teşekkürler.

 

Bu yazıya referans verin: Yaren Bekdemir (8 Eylül 2020), "Siz Şiddetin Neresindensiniz?", Nimbus, Erişim tarihi: 21 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/eylem/siz-siddetin-neresindensiniz/.
Referanslar
 

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir