Eylem ♟️Psikoloji

Eylemin Arka Planı

Bilişsel beceriler olarak kavramsallaştırabileceğimiz düşünme, anlamlandırma, sorgulama ve çözümleme süreci; zihnin işleyişinde kritik bir yere sahiptir. Alınan kararların arka planında zihin, kendini bir kaosun içinde bulur. Peki, bu kararların eyleme geçmeyle sonuçlanmasını sağlayan unsurlar nelerdir?

Karşınızda sıralanmış bir düzine domino taşı olduğunu hayal edin. Bu dizide bir hareketlilik olabilmesi için başta veya sonda duran domino taşına bir müdahalede bulunmak gerekiyor ve tek bir dokunuş, bu sirkülasyonu yaratabilecek güce sahip. Bu dinamizmi yaratıp yaratmamak ise sizin parmaklarınızın ucundaki tek bir harekete bağlı. Şimdi parmağınıza ve içinde bulunduğunuz ana odaklanın. Zihninizde oluşan ilk unsur “istenç”. Bunu istiyor musunuz, istemiyor musunuz? İstenç, varoluşçu terapi yaklaşımına göre farkındalığı ve bilgiyi eyleme dönüştüren bilişsel bir etkendir. Bir arzu, beklenti veya hedef şeklinde kendini görünür kılar: “bir şey istendiği için”, “bir şeyin umuduyla” veya “bir şeye ulaşmak için” vb. Anlam arayışı gibi bir varoluşsal ihtiyaç söz konusu olduğu zamansa istenç, sadece istençtir. Somut bir şekilde ifade edilmeye ihtiyaç duymaz. Yani istenç, zincirin ilk halkasını oluşturan kilit bir faktördür.

İstencin belirlendiği noktada karşımıza “sorumluluk” kavramı çıkar. Örneğin parmağınızı hareket ettirmek istediğinizi varsayalım. Peki bunu yaptığınız takdirde, bu sizi ve diğerlerini nasıl etkileyecek? “Bunu ben istedim.” diyerek gerçekleştireceğiniz eylemin sorumluluğunu ne kadar üstleniyorsunuz? Varoluşsal yaklaşıma göre, sorumluluk aynı zamanda yaratmaktır: Çünkü birey, sorumluluğunun farkında olduğunda; kendi benliğini, fenomenolojik alanını ve hatta acı çekme halini yarattığını kabul etmiş demektir. Sorumluluğun kabulü, kimisi için sancılı kimisi içinse akışkan olan bir muhakeme sürecidir. Bu farklılaşmayı sağlayan temel faktörler ise bireylerin kişilik yapısı, bilişsel becerileri ve şemalarıdır.

Önünüzde sorumluluğun kabul edilmesinde etkin rol oynayan kritik bir unsur daha var: “aidiyet”. Bu aşamada biraz kendinize dönme ihtiyacı içindesiniz. İçinde olduğunuz duruma, gruba veya soruna kendinizi ne kadar ait hissediyorsunuz? Aidiyet, kendimize ve bir başkasına duyduğumuz şeklinde sınıflandırılabilecek, arka planda çoğunlukla bir ihtiyacı barındıran oldukça karmaşık bir olgu. Herhangi bir grubun parçası olmaya veya özellikle kendimize yabancılaştığımız anlarda benliğimize dönmeye yönelik duyduğumuz ihtiyacın temelinde aidiyet yatar. Bu ihtiyacın karşılanması noktasında ise devreye “hisler” girer. Sıklıkla duygu ile karıştırılan his kavramı, aslında duyguların fiziksel belirtisi, yani bir eylemdir. Aidiyet, bir duygu iken; aidiyet duyulan herhangi bir nesneyi sahiplenmek, histir. Hissetmeyen biri, yalnızca kendi duygularından değil; başkalarının duygularından da mahrum kalır.1Yalom, Irvin, Varoluşçu Psikoterapi, Babayiğit İ., Zeliha (çev.), İstanbul: Kabalcı, 2013. Bu da, sorumluluğun ayırdına varma ve onu üstlenmeye ket vurur. Dolaylı olarak ise eyleme geçme noktasında bir vazgeçiş yaşatır. Çünkü birey, ancak samimi bir aidiyet duygusu ve onun yarattığı hislerin etkisiyle sorumluluk alabilir.

Eyleme geçmeden önceki son unsur var karşımızda: “karar”. Artık istencin ve sorumluluğun farkındasınız ve yapmanız gereken tek şey karar vermek. Parmağınızı hareket ettirecek misiniz, ettirmeyecek misiniz? Karar vermek, kendini bir eylemin akışına adamak demektir. Verdiğiniz karar ne olursa olsun, kendinizi bir eylemin içinde bulacaksınız: Taşlar arasında bir sirkülasyon yaratmak veya masadan kalkıp gitmek. Bu aşamanın en kritik özelliği, kişiye bir vazgeçme şansı sunmasıdır. Son kez düşünmek ve irdelemek için değerli bir zaman yaratır. Ancak bu sürecin değerlendirilmesi sadece bireysel unsurlara değil, toplumsal faktörlere de bağlıdır. Verilen kararın otantikliği, içinde bulunulan toplumun yapısından ciddi oranda etkilenir. Baskı ve tahakkümün hüküm sürdüğü toplumlarda, otantik bir şekilde yaşama – yani, benliğe ve fenomenolojik alana en uygun hayatı yaşama – oranı düşer ve insanlar tek tipleşir. Çünkü insan haklarının ihlal edildiği bir toplumda, korku ve kaygı düzeyi yükselir ve buna paralel olarak bireylerin sorgulama, analitik düşünme gibi bilişsel becerileri zayıflar. Tıpkı parmağınızın bir hareketiyle ardı ardına dağılabilecek konumda olan domino taşları gibi…

Artık eyleme geçmeye hazırsınız. Gerçekleştirmeyi tercih ettiğiniz eylem, kendi düşüncelerinizin ve toplumsal etkinin zihniniz tarafından 1-2 dakika gibi kısa bir sürede çözümlenmesi sonucunda belirlendi. Bu sürecin arka planını bilmek, gerçekleştirilen eylemlere bakış açısını değiştirmek ve onları daha değerli kılmak açısından önemlidir çünkü toplumsal alanda kimi zaman aktivizm kimi zamansa kendini ifade etme biçimi olarak sürekli eylem halindeyiz. Bu eylemlerin çeşitliliği ise, otantik ve özgür bir yaşamın başlıca göstergelerinden birini oluşturur. Alexandra Ahouandjinou’nun “Hayatta Kalmak için Küçük Felsefe Seti” kitabında ifade ettiği gibi “Kişinin bir doğası olduğunu savunmak özgür olduğunu reddetmektir. İçinde bulunulan duruma sığınmak özgür olma koşulunu yaşamayı reddetmektir.” Bu yönüyle, başkaldırı ve mücadeleyi içeren eylemlerin çeşitliliği, arzu edilen bir durum olmalıdır. Unutulmamalıdır ki belirlenmişlik sabitliktir.

 

Bu yazıya referans verin: Cemre Öztoprak (3 Eylül 2020), "Eylemin Arka Planı", Nimbus, Erişim tarihi: 21 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/eylem/eylemin-arka-plani/.
Referanslar
  • Yalom, Irvin, Varoluşçu Psikoterapi, Babayiğit İ., Zeliha (çev.), İstanbul: Kabalcı, 2013.
 
Cemre Öztoprak
Psikolojik Danışman, Ankara Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümü 2018 mezunu, Uçan Süpürge Vakfı'nda genel koordinatör olarak toplumsal cinsiyet üzerine çalışıyor.

    Yorum yaz

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir