Eylem ♟️

Eylemi Bir Karşıtlık Olarak Kurmak

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.

Shakespeare’in Hamlet’inde “To be, or not to be, that is the question” olarak yazdığı bu dize, herhalde edebiyat tarihinin en çok bilinen alıntılarından, Türkçede en çok karikatürize edilen sözlerinden biri. Buradan türetilen onca saçma sapan espriye içten içe güldüğümüzü itiraf ederek bu dizeye güç veren nosyonu biraz düşünelim. Shakespeare’in “olmak ya da olmamak’ı” romantik bir temayla ölüm-yaşam denkleminde bir noktaya işaret eder. Aslında baktığımızda “bütün mesele” bir anlamda yaşamak, hayatta kalmak, var olmak ile yaşamamak, hayatta olmamak, var olmamak arasındaki dengeyle ilgilidir ki antik ya da modern anlamda dinler çoğu zaman bu ikilik üzerine hatırı sayılır mesailer harcar. Hemen her dinde “bu dünya” ile “bundan başka bir dünyanın” varlığıyla yaratılan ikilik; öğretinin anahtarıdır ve makbul dindarın yapmak zorunda olduklarıyla uzak durması gerekenler arasındaki karşıtlığın ana motivasyonudur. Örneğin semitik dinlerde Habil ile Kabil’in ikiliği – ki neredeyse iyi insan/kötü insan denklemini öldürmek/öldürmemek dengesine indirgemesiyle önemlidir – yaşamla ölümün ve “bu dünyayla öteki dünyanın” karşıtlığını dinin merkezine yerleştiren görkemli bir hikayedir.

Dinlerin insanın düşünüş biçiminin kompleks ve ilkel birer ögesi olduğundan hareketle; Shakespeare’in “olmak ya da olmamak’ını”, bu dünya ile öteki dünyayı ve Habil ile Kabil’i bir araya getirince vardığımız nokta, algılayışımızın ve anlatma yöntemimizin “karşıtlık” kavramına, saklanmak kaygısını hiç taşımayan cüretkar bir bağımlılık ihtiva ettiğinin farkındalığı oluyor. Yani “olmak ya da olmamak” yalnız bir ölüm-yaşam karşıtlığı değil, insan düşünüşünün sanatlı ve kapsayıcı bir ifadesi. “Bütün mesele bu”: Olmak ya da olmamak arasındaki ikilik.

****

Eylem; düşünüşümüzün, ifade edişimizin, davranmanın, durmanın, itirazın, kabulün… gibi uzayıp giden bir listede yapma-etme durumlarımızın tümünü ifade ediyor. Birkaç adım ilerletelim: İnsanın ya da insanlar grubunun yaptıkları ve yapmadıklarının bütünü, toplumsal bir ilişki doğurur. Bunu Aristoteles’in tümevarımcı antik düşüncesinin tezgahında işleyince, politikayı bulmuş oluyoruz (yine antik anlamda bugünkü sosyal bilimlerin bütünü). Yolun sonunda, eylemin siyasal olan/olmayan bütün toplumsal durumların ve süreçlerin temeli (aslında bütünü) olduğuna varıyoruz.

Bu iki temelden hareketle eylemi “tanım itibariyle karşıtlık üzerinden kurulan, kesintisiz, kaçınılmaz süreçler” olarak özetlemek mümkün. Bu bakımdan, örneğin tez-antitez-sentez üçlüğünün tarihi ilerletmesi ile “eylem” önemli ölçüde kesişir. Eylül ayında Nimbus’un tartışma konusu, eylemin bu mutlakiyeti ile karşıtlık/çelişki düzlemindeki temeli olacak.

****

Bu yazı, 1 Eylül tarihinde yayına gireceği için Dünya Barış Günü’nde okuyucusuyla buluşma şansını yakalamış olacak. Dolayısıyla değerli bulduğum bu fırsatı, barışa dair – naçizane – birkaç söz söyleyerek değerlendirmek istedim. Görece provokatif bu yazının ardında ise elbette öncelik “günler/kutlamalar meselesine” ait.

Nimbus’a başlarken söz etmeye çalıştığım illüzyonlar çağında, pek tabii “özel günlerin” çoğunu da anlamdaki doğal ya da suni aşınmalardan bağımsız değerlendirmek mümkün olmuyor. Örneğin hangi niyetle ya da motivasyonla düşündüğümüzden bağımsız olarak, “milli bayramlar” mefhumunu birer toplumsal inşa aygıtının ötesiyle ilişkilendirmek (tanım gereğinin de etkisiyle) anlamdaki değer kaybını göz önünde tutarak neredeyse olanaksız. O halde, günler/kutlamalar statükonun çizdiği sınırlar dışında – yani özde bizim ilgilendiğimiz alanda – anlamlara bürünemiyor: Üzülerek 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nün “sendikal faaliyetin yılda bir çalan saati” sınırlarına (belki biraz daha fazlasına ama tartışmasız “birliğin, mücadelenin ve dayanışmanın gününden” başka, dar bir şeye) hapsolmasını bu yönde bir örnek olarak ortaya koyabiliriz. Bu bakımdan benim istisnalık atfettiklerim arasından öne çıkan iki “özel gün”, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile 1 Eylül Dünya Barış Günü. Kadın hareketinin 8 Mart’ı, çürümüş söylemleri yeniden üretmekle vakit kaybetmeyip geçmişe ve geleceğe dönük gündem belirleme aracı olarak kullanabilmesinin – ve bunu mevcut şartlar altında yapabilmesinin – referans alınması gerektiğine inanıyorum. Öte yanda bugünü, Birleşmiş Milletler’in 21 Eylül illüzyonuna karşı “yalnız ve daima barış” motivasyonunu taşıyan “ilerici eylemin” sahiplenmekle sorumlu olduğu, kutlamadan çok mücadelenin bir sembolü olarak önemsiyorum.

Bu bağlamda, Almanya’nın Polonya’yı işgal ederek tarihin en yıkıcı savaşını Avrupa’da de facto’dan de jure’ye dönüştürdüğü 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, taşıyıcısı olmaktan onur duyduğumuz barış mücadelesini diri tutmak için emek harcayanları selamlıyorum. Nimbus ekibi adına; dostlarımızı ve toplumun tüm bileşenlerini 1 Eylül’de barışı tartışmaya, barış için yollar aramaya ve durmaksızın sürdürülmesini borç bildiğimiz barış mücadelesine omuz vermeye davet ediyorum.

 

Bu yazıya referans verin: Kerim Can Kara (1 Eylül 2020), "Eylemi Bir Karşıtlık Olarak Kurmak", Nimbus, Erişim tarihi: 21 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/eylem/eylemi-bir-karsitlik-olarak-kurmak/.
 
Kerim Can Kara
Editör. TOBB ETÜ'de Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğrencisi. Mareliber'de emekçi.

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir