Eylem ♟️Toplum

Düşünce(,) Ayağa Kalk

Geçtiğimiz ayın yazısında, gençliğin öz gücünden ve bu güce dair farkındalığın nasıl yaratılabileceğinden bahsetmiştim. Nimbus’un eylül konusuna paralel olarak, “Gençlerin nasıl eyleme geçeklerine” yönelik yeni bir tartışma yaratmak niyetindeyim.

Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe, yemeğe…
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.

Ahmed Arif bu dizeleri bugünkü gençler için yazmadı. Fakat Pablo Neruda’nın dediği gibi, şiir yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir. Buradan hareketle bu yazıda Türkiye’deki gençlerin hasretlerini, kederlerini ve elimden geldiğince bütün bunların reçetesini yazmağa çalışacağım. Öncelikle gençlik tarihin başlangıcından bu yana hareketin ve dinamizmin başrolüdür. Örgütler, kurumlar, devletler… kısacası, insanlar tarafından oluşturulan organizasyonlar gençliğin enerjisine muhtaçtır. Çünkü genç, ihtiyarlara nazaran daha fazla artı değer yaratmaktadır. Oysa hak ettiğini gördüğünü söylemek oldukça zor. Hele ki 2020 yılının Türkiye’sinde.

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan gençlerin birincil problemi, önlerindeki geleceği görememeleri. (Sadece gençler değil kimse göremiyor, orası ayrı bir yazı konusu.) Koca bir belirsizlik söz konusu. Ve geleceğe doğru uzanan bu kör yürüyüşümüzde; kimimiz ürkek, kimi öfkeli kimimiz kaç yol ağlamaklı ilerliyor hedefi bilmeden ve de görmeden.

“Fear is the path to the dark side. Fear leads to anger. anger leads to hate. hate leads to suffering.”
Korku, karanlık tarafa giden yoldur. Korku öfkeye, öfke nefrete, nefretse acıya yol açar.

– Star Wars Episode I Phantom Menace

Üsküdar Üniversitesi’nin 2019’un Ağustos ayında yaptığı “Türkiye’nin öfke haritası1https://uskudar.edu.tr/tr/icerik/4279/uskudar-universitesi-turkiyenin-ofke-haritasini-acikladi” adlı çalışmada göze çarpan en önemli bulgu, ülkemizde yaş genceldikçe öfke halinin artması. Nedeni çok basit: Sadece Kredi Yurtlar Kurumu’na olan borcundan dolayı evine haciz gelen 280 bin üniversite mezunu genç bu öfke puanını açıklayan bir faktör. Yalnızca bu mu, elbette değil. Sadece bu yıl üniversite sınavına giren 147 bin 874 imam hatip öğrencisi hiçbir lisans ön lisans bölümüne yerleşemedi. Bu da demek oluyor ki 147 bin 874 öğrenci lise öğrenimleri boyunca hiçbir mesleki eğitim almadan ve üniversiteye yerleşemeden işgücü saflarına “vasıfsız” sıfatıyla atıldı. Bu gençlerin ne yapacağını ne devlet biliyor ne de kendileri. Ankara’da dayısı yoksa yapabilecekleri işler zincir marketlerde kasiyerlik, can pahasına kuryelik. Sadece bu yılki 147 bin genç bu sıfatın altında ezildiği için bile açıklanabilir bu öfke puanı.

Diyelim ki ailenizin desteği, kendi başarınızla üniversiteyi kazandınız. Kazanmak için ayrı, bitirmek için ayrı bin bir türlü emek verdiniz, eziyet çektiniz ve nihayetinde bitirdiniz. TÜİK’in Eylül 2020 raporuna göre yükseköğretim mezunu işsiz sayısı 803 bin. Gençlerin yıllar süren çalışmalarının, harcanan tonlarca paranın sonunda işsiz kalmaları sürpriz değil. Cumhuriyet’in ilanıyla beraber halk ile toplum arasında sözsüz, yazısız bir sözleşme imzalanmıştı. Bu sözleşmeye göre okursan, emek verirsen karşılığını alacaktın. Bugünün gençleri mevzu bahis sözleşmenin yıllar içerisinde yavaş yavaş devlet tarafından nasıl feshedildiğine şahit oldu. Önce bayramda seyranda ihtiyarların “2 yıllık mı, 4 yıllık mı?” sorusuyla başlayan süreç, devamında “Yüksek yaptın mı?” ve “Dil öğrendin mi?” sorularıyla bugünkü diploma enflasyonuna kadar geldi.

Peki düştüğümüz bu halden kurtulmak mümkün müdür? Mümkün ve cevabı oldukça basit: Başkaldırarak. Diyeceksiniz ki nasıl başkaldıracağız. Bir Tweet’ten davalık olduğumuz, sokakta üç kişi yan yana yürüdüğünde kimlik sorgusuna ve bazı bazı üst baş aramasına maruz kaldığımız bu zora dayalı yönetimde nasıl başkaldırılır. Bütün toplumun değil, sadece gençlerin kurallara ve mevcut iktidara toplu olarak riayet etme iradesi olmasa, sesli yahut sessiz bir rıza üretimi olmasa bir iktidar sadece cebre dayanarak aynı politikaları izleyebilir mi, kurallarına riayet ettirebilir mi? İmkan dahilinde değil. 2019 sonu verilerine göre Türkiye’de 323 bin 842 polis iş başında. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 355 bin personeli mevcut. Topladığınızda kabaca 670 bin civarında bir kuvvetten bahsediyoruz. Sadece 18-30 yaş aralığındaki biz gençler 20 milyonun üzerindeyiz. Tekrar söylüyorum: “Hatırlamamızı istediklerinden çok daha fazlayız”. Bu 20 milyon gencin kurallara riayeti ve iktidara sesli, sessiz rızası olmasa nasıl durdurabilirler?

Durdurulamadı da zaten. Zaman ve mekan olarak uzak bir yer değil, Mısır. Hüsnü Mübarek yönetimindeki Mısır dünyanın en militarize ülkelerinin başını çekiyordu. Sadece Mısır polis teşkilatında 1 milyon 250 bin polis mevcuttu. Seversiniz sevmezsiniz fakat, bu Mübarek’i iktidarda tutmaya yetti mi? Halkı durdurabildiler mi? Anlatmaya çalıştığım mesele şudur: Devletler ve iktidarlar halkların itaati ile kurulmuştur. Başkaldırmak yerine boyun eğmek için uyandığımız her sabah yeni bir iktidar yaratıyoruz, farkında olsak da olmasak da. Bizleri yönetmesi için yetki verdiğimiz herkesten bu yetkileri geri alabiliriz, modern çağın devletlerinde. (Bkz. Meşruiyetin Evine Dönüşü yahut Göksel Krallık’ın Çöküşü) Düştüysek kalkarız, henüz tükenmedik! Sorunumuz düşmekte değil, kalkmaya niyet etmemekte. Yazının başında bahsedilen reçete; farkındalığımızdan ve de birlikte hareket edebilme kabiliyetimizden başka hiçbir şey değildir.

Bugünkü gençler için pek çok sıfat yakıştırılıyor. Vasıfsız, geleceksiz, umutsuz, öfkeli… Ne yazık ki hepsi de doğru. Fakat bir sıfat var ki kanımca en kapsayıcı ve açıklayıcı olanıdır: Mahcup. Bugünkü gençler mahcuplar. Ailelerimize karşı mahcubuz. Bizleri bugüne kadar büyütmelerine, üniversiteye göndermelerine ve oradaki bütün harcamaları üstlenmelerine rağmen günün sonunda “Anne, baba; ben iş bulamadım” lafını nasıl söyleyeceğimizi bilmediğimiz için. Sevgililerimize karşı mahcubuz; birlikte tatillere gidemediğimiz için, sinemada/tiyatroda gönlümüzce vakit geçiremediğimiz için. Sırf ekonomik sebeplerden sevgilisi olmayanlar var daha. Arkadaşlarımıza mahcubuz; onlarla gezip tozamadığımız için, iki değil de bir bardak çay içtiğimiz için. Ve içten içe kendimize mahcubuz, sanki bütün bu olanların sorumlusu biz olduğumuz sanrısına kapıldığımız için. Bu mahcubiyetin verdiği ağırlıktan dolayı, sokaklarda boş boş bakan gözlerle boynumuzu eğmiş kaldırımları parke taşlarını izliyoruz. Gökyüzüne bakmak bir ayrıcalık olmuş artık, sadece hırsızlar bakabilir. Ve bizleri bu duruma düşürenler sanıyorlar ki, gökyüzünün tapusu kendilerine ait. Bizden geleceğimizi çalanlara düşünce ayağa nasıl kalkıldığını gösterme vakti gelmiştir. Düşünce ayağa kalkarak. Düşünce ayağa kalkmalıdır ki karanlığa mahkum edilen geleceksizler, tapusunu aldıklarını sandıkları mavi gökleri geri alabilsinler ellerinden.

 

Bu yazıya referans verin: Selim Cankara (24 Eylül 2020), "Düşünce(,) Ayağa Kalk", Nimbus, Erişim tarihi: 21 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/eylem/dusunce-ayaga-kalk/.
Referanslar
 

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir