Eylem ♟️Toplum

Değirmen Artık Yok Ama Rüzgar Hala Ortada

Enver Gökçe, “Sanat ve Sanatçı Üzerine” adlı yazısında, yaşadığı 20. yüzyılı “fikir ve eylem yüzyılı” olarak tanımlar. Ona göre, bir insanın birey olarak insanlığın mutluluğu konusunda ödevi neyse, sanatçının da aynı ödevden sorumlu olması gerekir. Çünkü o, “insan nasıl yaşarsa öyle düşünür ve sanatçı da bizi nasıl düşündürmüşse öyle yaşamıştır” anlayışını hayatının önemli mihenk taşı kılmıştır. Peki, onu düşünce hayatında bu fikre yönelten, yaşamını bu doğrultuda inşa etmesini sağlayan ve bütün mücadelesinde eylemde bulunmasını tetikleyen bu milat neydi?

İnsan düşüncesinin temel sermayesi derttir. Hayatın kişiye sunduklarını dert edinen insan düşünür. Sadece o insan, düşünerek gerçekten insan olmanın çilesini çeker ve bedelini öder. Yaşamın tarihi, düşünmenin ve eylemin günahını işleyen insanların tarihidir. Hepsinin zincirlerini kıran doğum süreci de aynı şekilde gerçekleşmiştir: Tahribata uğrayarak. Düşünce denen mefhuma girmek, bizzat düşüncenin kendisi tarafından tahribata uğramakla mümkündür. Eylem ise ancak, tahribatın ardından yaşanacak doğumla gerçekleşebilir. Değerler, yargılar ve tutumlar; dönüşümün ilk merhalesini oluşturan bu tahribatla yıkılır. Deneyimlenen her an, düşüncenin işte bu ilk saldırısının ardından şekillenir.

Eylem, insanın simgeselliğinin ikinci boyutudur: Önce düşünce sonra eylem. Bireyin kalıplaşmış yargılarının yıkılması asla kolay bir olay değildir. Bu bakımdan, tahribatın adeta zincirleri kıran sersemletici azameti ne kadar yüksekse eylem de benzer nitelikte bir dönüşüm geçirir. Devlet, aile, kimlik, sınıf gibi yaşamın farklı evrelerinde karşılaştığımız ve bir şekilde içerisinde kaçınılmaz olarak bulunduğumuz her kurum ve her olgu, farklı anlamlarda birer zincirdir. Toplumun aynasında kişi sadece bir biyolojik yapı değildir, aksine içi boş birer defterdir. Bu yüzden konuşulan dilden cinsiyet rollerine kadar birbirine eklemlenmiş bir zincir bütünlüğü ve fabrika misali insanları inşa eden bir ilişkiler ağı vardır. Bütün bu etmenler, kişinin kimliğini inşa etmesi bir yana, bizzat öznenin kendisini boğan prangalardır.

Peki, her düşünce ardından eylemi gerektirir mi? Bu farklı bir denklem. Ancak her eylemin arkasında muhakkak bir düşüncenin doğum sancısı yer alır. Düşünce ve eylem arasındaki kuvvetli simbiyotik ilişkinin en berrak hali siyasette kendini göstermektedir. Despotik yönetimlerde ve gelenekselliğin yoğun yaşandığı toplumlarda düşünce ve eylem iki büyük günah olarak addedilir. Vicdani bir harekette bireyin, kalıplaşmış düşüncelerin zincirlerini kırıp özgürlüğe yol alması, sırf topluma ve devlete karşı rövanşist bir adım olmamalıdır. Yine onlara karşı ancak tamamen vicdanen doğru olduğuna inandığı için, “öyle olması gerektiği” için adım atılmalıdır. Belki de bu sayede düşünce ve eylem bir bütünlük içerisinde anlam kazanabilir.

Tıpkı Enver Gökçe gibi düşüncenin bedelini ödemiş bir diğer kişi Victor Hugo’nun eylemi gibi… Birçoklarına göre “insanlığın kutsanması” olarak görülen Fransız Devrimi’nin bütün yanlışlıklarını eleştirmiş ve bunu egemenin tutumu içerisinde değil, aksine öyle olması gerektiği için yapmıştır. Ona göre rejim yıkılsa da geleneğin tortusu hala zihinlerde yaşar. O yüzden eyleme geçmek demek sadece suiistimalleri yok etmek demek değil, ayrıca geleneği de değiştirmek demektir. Çünkü “değirmen artık yok ama rüzgâr hala ortada”.

 

*Kapak görseli: Alex Colville “Horse and Train” – http://alexcolville.ca/gallery/alex_colville_1954_horse_and_train/
Bu yazıya referans verin: Yılmaz Yapıcı (13 Eylül 2020), "Değirmen Artık Yok Ama Rüzgar Hala Ortada", Nimbus, Erişim tarihi: 22 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/eylem/degirmen-artik-yok-ama-ruzgar-hala-ortada/.
 

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir