Eylem ♟️Felsefe

Decadence’ı Durdurmak, Eyleme Geçmek

Eylem denildiğinde genelde tek bir boyutu ile kavramı algılıyoruz. Eylemi yalnızca yapıp etmekten, şeyleri değiştirmek ve dönüştürmekten, harekete geçmekten ibaret sanıyoruz. Yani, eylemi yalnızca praksis’in bir parçası olarak görüyoruz. Peki, kavramın diğer boyutu nedir? Eylem, praksis’te olduğu kadar teoria’da da kendisini gösterir. O, yapıp etmek olduğu kadar düşünmektir de. Ve bu öyle bir insani kabiliyettir ki – tarihte karşılaştığımız yüzlerce örnekte olduğu gibi – tüm dünyanın seyrini değiştirebilir. Tek bir düşün hareketi bile tarih sahnesinde büyük dalgalanmalar yaratabilir.

Yazının devamında bahsedecek olduğumuz “ilk krizden” itibaren eylem, decadence’ın içerisinde yoğrulmaktadır. Düşün alanı ve pratik eylem alanı arasına çekilen net sınırlar, ilk krizin etkilerinin katlanarak Arendt’in ve hatta bizlerin çağına kadar da ulaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu yıkımı önlemek ve insanlık durumunun yeniden kurulumunu sağlamak ise bizlerin elindedir; düşünen, düşündüğünü harekete geçiren kolektif birliktelik bilincine sahip insanların…

Hannah Arendt, modern dünya içerisinde eritilen insanın varoluşunu çöküntüye uğratan noktaların farkına varmış ve çalışmalarında modernitenin bu enkazından insanların nasıl kurtulabileceğine dair çözümlemeler yapmıştır.

İlk Krizden Çöküşe

Ona göre modernlik “kriz” ile doğmuştur. İlk kriz Kant’ın aklı baştan yapılandırmasıyla, ikinci kriz ise Nietzsche ile ortaya çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı ile bu krizin etkileri topluma doğrudan yansımaya başlamıştır. Aydınlanma projesinin çöküşü bu krizler ile doğrulanmıştır. Artık “daha iyi bir dünya” umudu yerle bir olmuştur. Kriz, tüm bağları, özellikle de sağduyuyu çökertmiştir. Bu dönemde “hakikat” da tüm anlamını yitirmiştir. Ona göre 20. yüzyılda yaşanan kriz aslında modernitenin ön kabullerinin bir sonucudur. Totalitarizm, modernitenin en ağır sonucudur ve üstelik bu yalnızca Almanya’ya özgü bir durum değildir. Tüm dünyaya bir hastalık gibi yayılmış durumdadır. Ve en nihayetinde Nazi totalitarizmi modernitenin çöküşünü beraberinde getirmiştir. Totaliter yönetim, insanların, “gerçek ile kurgu” arasındaki farkı görebilme imkânlarını elinden almıştır. Gerçek ile kurgu arasındaki farkı anlayamayan insanın hakikate ilişkin tüm kavramları da yerle bir olmuştur. Dolayısıyla insanın düşünsel eylem alanı bozuma uğramış ve bu elbette praksis’ine de yansımıştır. İdeolojik manipülasyon sonucu “yargı yetisi” insanlardan koparılmıştır.

Arendt’e göre modernite içerisinde “yabancılaşma, yalnızlık, süreksizlik” halleri bulunur. İnsanlar arasında ortak değerlerden artık söz edilemez olmuştur. İnsanın insanca ve hep birlikte yaşayabilmesi için gereken bazı durumlar vardır ve insan bunları modernite içerisinde gerçekleştiremez. Çünkü modernite insanlara ortak paylaşım alanı bırakmamıştır. Yabancılaşma her yerdedir. Yalnızlaştırıcı toplum içerisinde insanlar sadece sürekli farklı taraflara savrulmakta olan birer “topluluktan” ibarettir. Decadence bizden toplum olma durumunu almıştır ve bunun yerine tıpkı hayvan toplulukları ya da sürüler gibi yaşamayı getirmiştir.

Kamusalın Yıkımı

Arendt “özel alan ile kamusal alan” ayrımı yapmaktadır. Özel alan zorunluluklar alanıdır. Biyolojik yaşamımızı devam ettirmek için muhtaç olduğumuz her şeyi kapsar. O, mahremiyet alanıdır. Aynı zamanda ekonomik alanı oluşturur. Kamusal alan ise bunun tam tersidir, özgürlük alanıdır. Politik alanı oluşturur.

Ulus-devlet ile modern çağın birlikte yükselişi sonucu özel alan kamusal alanın içine girmiştir. Özgürlüklerin alanı kamusal alan, günlük zorunlu ihtiyaç ve ekonomik kaygılar alanı olan özel alan tarafından işgale uğramıştır. Özel alanda var olan tüm duygularımız (aşk, nefret, hüzün, vd.) artık kamusal olanın içine taşınmıştır. Halbuki Arendt’e göre duygular, kamusallığa aykırı olan şeylerdir.

Arendt’e göre kamusal alanın yıkımının önemli sonuçları vardır. O, iki dünya savaşına da tanık olmuştur. Bu tanıklığın onda yarattığı dehşetle birlikte totalitarizmin ana noktasına ulaşmaya çalışmıştır. Ona göre totalitarizmi oluşturan iki unsur vardır: Antisemitizm (Yahudilik dinine, ulusuna, değerlerine, kültürüne ve insanlarına duyulan düşmanca davranışlar bütünü) ve emperyalizm. Arendt, kamusal alanın büyük decadence’ı içerisinde “politika yapma eyleminin” de gittikçe silinmesini ele almıştır. İnsan artık otonomisini, özgürlüğünü kaybetmiştir. Politika artık gerçek amacını kaybetmiştir.

Teoria ve praksis arasında büyük bir duvar örülürken özel alan ile kamusal alan arasında var olan duvar yıkıma uğratılmıştır.

Vita contemplativa ve Vita activa’yla Kamusalın Yeniden İnşası

Arendt’e göre modernitede hiyerarşik sıralaması değişen iki temel kavram vardır: Vita activa ve vita contemplativa. Vita activa, etkin yaşam faaliyetlerinin tümünü kapsar. O, eylemli yaşantıdır. Vita activa’ya ilişkin her karar ise eylem alanında bulunmayan, düşünce yaşamı olan vita contemplativa göz önüne alınarak verilir. Yazının önceki kısımlarında belirttiğimiz teoria ile praksis’in birlikteliği düşünce yaşamı ile eylemli yaşantı arasındaki bağın da bir kanıtıdır.

Modernite her ne kadar iki kavramı hiyerarşi içerisinde tutsa da Arendt buna karşı çıkar ve ikisinin birbirinden önce gelemeyeceğini, birbirleri ile sürekli ilişki içerisinde olduklarını belirtir. Öyle ki eylem her anlamı ile insanda mevcut olan bir kabiliyettir. Doğum anından itibaren eylem kendisini gösterir. Tüm bir yaşantı boyunca durmadan tekrar eden düşünsel ve fiziksel atılımlar ile eylem, iki boyutunu da hiçbir zaman kaybetmez. Eylemi düşünceden ve de dolaylı olarak konuşmadan ayrı tutmak mümkün değildir. Eylemi hazırlayan düşüncedir, düşünceyi gerçekleştiren de eylemdir. Bu sonsuz bir döngü, doğal bir birlikteliktir.

Arendt’e göre insanlar içlerinde bulundukları bu modernlik krizinden kurtulmak için politikayı günlük yaşantılarının içerisine dahil etmemelidirler. Özel alan ve kamusal alan ayrımını iyi bir şekilde öğrenmeli ve tekrardan modernite sarsıntısına uğramamak için “hikayeler” ile hem birbirlerine hem gelecek nesillere bu ayrımı öğretmeliler. Ancak bu aktarım sayesinde insanlar topluluk olmaktan kurtulup toplum olarak yaşamlarını sürdürebileceklerdir.

Bozguna uğrayan kamusal alan tekrardan canlanmalı ve bu yerel-bölgesel meclisler, kurumlar aracılığıyla yapılmalıdır. Onun çözümü vita contemplativa ile vita activa’nın birlikteliğinde yatar. O, bize “Eyleme geç!” çağrısı yapmaktadır. Teoria ve praksis’in güçlü birlikteliğinin yıkımını durdurma görevini bizlere vermiştir.

Açık bir şekilde görülüyor ki Arendt’ten öğrenecek çok şeyimiz var. Talep etmeyi değil de bizim olanı doğrudan almayı, insanı insan yapan her tür kabiliyete yeniden kavuşmayı, gri çağın decadence’ını insanlık ilkesi ve hakikatleri ile yerle bir etmeyi, yeniden toplum olmayı öğreneceğiz. Eylemlerimizi kurgulara, yanılsamalara, yıkımın hakikatlerine göre oluşturmamayı ve sonucunda bağımsız yargı yetimizi yeniden kazanmayı öğreneceğiz. Eylemi doğru kurmayı ve büyük bir metanet ile harekete geçirmeyi öğreneceğiz.

 

Bu yazıya referans verin: Simge Armutçu (10 Eylül 2020), "Decadence’ı Durdurmak, Eyleme Geçmek", Nimbus, Erişim tarihi: 22 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/eylem/decadencei-durdurmak-eyleme-gecmek/.
 
Simge Armutçu
Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisi. Koza Düşünce Dergisi editörü.

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir