Bilinç 🧠Toplum

Aklımda Bilinçli Sorular

Aristoteles’in sanat anlayışının ikinci kavramı olan katharsis’in sözlük anlamı “arıtma, arınma, arındırma, saflaştırma, boşaltma” kelimelerine tekabül eder. Aristoteles bu kavramı sanatın ikinci bir işlevi olan, psikolojik ve ahlaki alanın yapıtaşı olarak kabul etmiştir.

Aristoteles, “sanatı bir uyarıcı olarak değil, tutkuları dizginleyip yatıştıran bir şey olarak değerlendirerek; sanatın katartik (arındırmacı) bir işleve sahip olduğunu” düşünmüştür. Katharsis’in kendini gösterebileceği yeri tragedya olarak belirlemiştir. Hayatın kötülüğü, acımasızlığı ve sürprizlerle dolu oluşu bir tragedya’da katharsis’lerle seyirciye sunulmaktadır. Seyircinin kahraman için üzülmesi sağlanır, o olayı yaşayabilme ihtimali hatırlatılır; seyirci bu ihtimalle yüzleştirilir ve sonunda bu ihtimali hatırlamaktan dolayı oluşan duygu ile seyircinin bir arınma, bir estetik haz duyması sağlanmaktadır. Arınma halini yaşamış olan insan artık daha rasyonel, daha “gerçek” bir insandır. Aristoteles’in kuramına göre; gerçek insan, unuttuğu duyguları hatırlayan, o duygulardan kaçmayan, kendine hayattaki kötülüklerden veya iyiliklerden pay biçebilen bir insandır. Kaçmayan ve pasif kalmayan bir insan… Peki katharsis zaten bizden kaçmayan ve pasif kalmayan bir insan olmamız konusunda bir yönlendirme veriyorsa? Ve esasında tüm bu yönlendirmeler, yani katharsis samimi bir yalandan oluşuyorsa, buna karşı savunmasız beynimizde nasıl düşünceler belirir? Beynimizin içinde oluşan düşüncelere, duygu ve bunların sonucu olan tepkilerimize ne kadar güvenebiliriz?

****

İtalya’da Parma Üniversitesi’nden Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi tarafından 1996 yılında, makak maymununun beyninin ön lobunda “ayna nöron” adı verilen değişik bir motor nöron hücresi keşfedildi. Bu keşifle insan psikolojisini ve davranışlarını anlayabilmek ve açıklayabilmek için nörobiyolojik temellerin ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşıldı. [Bknz. İleri Okuma]

Ayna nöronlar, temel olarak karşımızdakinin duygularını anlamaya, düşüncelerini ve davranışlarını kestirebilmeye, insanların kompleks davranışlarını taklit edebilmeye ve yorumlamaya yarayan özel nöronlardır. Bu ayrıca, günlük hayatta kullandığımız empati kavramının nörobiyolojik tanımıdır. Kaslarımızı kullandığımızda yani herhangi bir hareket yaptığımızda beynimizde bulunan motor nöronların uyarıldığı biliniyordu ama ayna nöronlar ile başka bir gerçeğin varlığı da öğrenilmiştir. Aslında o hareketi başka biri yaparken, onun izlenilmesi ile de ayna nöronlar uyarılmaktadır. Örneğin, izleyiciye acı çeken bir çocuk gösterildiğinde ayna nöronlar devreye girer ve izleyici sanki acı çekiyormuş gibi hisseder ve hüzünlenir. Bir başka örnek olarak bir başarı öyküsü izletilen izleyicide de o başarıyı kendi elde etmişçesine mutluluk duygusu belirir ve hatta izleyicide de başarılı olma isteği uyanır.

İzleyiciye acı çeken bir çocuk görüntüsü gösterilerek acı çekiyormuş gibi hissetmesi, bir savaşın ne kadar haklı ve kutsal bir savaş olduğu fikrini de beraberinde getirebilir. Bu duygu ile ölmek ve öldürmek için de ikna edilebilir aynı izleyici. İşinde başarılı olmuş birinin hikayesinin izletilmesi başarılı olma isteğini katmerler, hatta onu “ne pahasına olursa olsun” başarı isteğine dönüştürebilir. İzleyicinin ömründen giden her bir günü düşük ücretli, sosyal haklardan yoksun, sağlık güvencesinin olmadığı işlerde, bir başkasının hakkını yiyerek; başarı uğruna harcamasına neden olabilir.

****

Karanlık çağlardaki bedensel dini ritüeller zaman içinde tiyatronun oluşmasına vesile olmuştur. Üç sac ayağı üzerine kurulan tiyatro; sahne, oyuncu ve seyircilerden oluşturulan bir illüzyon dünyadır. Antik Yunan Dönemi’nde bildiğimiz tiyatronun temellerinin atılması, aynı zamanda yöneten ve yönetilen sınıflar arasında kullanılan yeni bir ikna yönteminin de keşfi demektir. O dönem sahnelenen tragedyalar, hükümdarların ve savaşların kutsallığının yönetilen sınıfa anlatıldığı ve onların bu konuda ikna edildiği araçlar olmuştur. Katharsis, isyan edenin günah işlemesi üzerinedir ve seyirci isyan etmemek, eğer ederse başına nelerin geleceği üzerine ikna edilir. Peki katharsis yok olursa? Hatta tiyatronun üzerine inşa edildiği üç sac ayağı ortadan kalkarsa, ortaya nasıl bir tiyatro anlayışı çıkar?

Augusto Boal 1961 yılında Brezilya’da dünyaya gelmiş bir tiyatrocudur. Ezilenlerin Tiyatrosu ve Forum Tiyatrosu kuramlarını tiyatroya katan kişi Boal’dir. [Bknz. İleri Okuma] Ömrünün son gününe kadar ezilenlerin hakları için mücadele etmiş ve herkesin tiyatro yapabileceğine inanmıştır. Fransa’dan, Hindistan’a kadar dolaşmış, gittiği şehirlerde ve köylerde yaşayan tiyatrocu olmayan insanlarla tiyatrolar kurmuştur. Seyirci, oyuncu ve hatta sahnenin ortadan kalktığı bir kuramı oluşturarak tiyatronun üç sac ayağını da ortadan kaldırmıştır. Brecht’in seyirciyi oyuna dahil ettiği epik tiyatrodan da cesur bir adım atarak; seyircinin, oyuncunun oyununa ve hatta bizzat sahneye çıkıp oyunun kendisine müdahale edebildiği bir kuram oluşturmuştur. Bu haliyle tiyatroya “seyirci-oyuncu” diye yeni bir kavram da katmıştır. Forum Tiyatrosu kuramına göre bir tiyatro oyununda acı çeken bir çocuğun olduğu bir sahneyi izleyen seyirci burada acı çeken çocukla birlikte acı çekmek yerine, oyunu durdurup “Burada şunlar değişirse çocuğun acı çekmesine gerek kalmaz” diyebilir ve oyunun seyrini değiştirebilir. Ezilenlerin Tiyatrosu’nda, gerçek hayatında kocasından şiddet gören bir kadın, Boal’in kurduğu tiyatroda seyirci-oyuncu iken oyundaki bir aile içi şiddet sahnesinde, bu duruma gösterilmesi gereken ideal tepkiyi diğer seyirci-oyuncularla birlikte bulabilir. Klasik tiyatrodaki pasif bırakılan seyirciye sunulan katharsis’ten fazlasını isteyebilir ve hayatında ona sunulandan daha fazlasını istemeye hakkının olduğunu ve bunu nasıl elde edebileceğini öğrenebilir. Başka bir değişle, ona izletilenlerin vesilesi ile ayna nöronlarının ona hissettirdiği duyguların ötesine, sorgulayarak geçebilir.

Karanlık çağlardan bu yana aklımıza, beynimizin içine hükmetme amacı ile sürekli gelişmekte olan görsel malzemelerin atası sayılabilecek tiyatro üzerinden bu duruma karşı mücadele yöntemlerinden biri olan sorgulama ve itiraz etme reflekslerimizde yöntemimiz ne olmalıdır? Rumi’nin söylemi olan “Oldum diyen öldüm der” mantığıyla bizlerin “olduk” sanmalarımıza karşı neden “olduğumuzu sandığımızı” sorgulamak, evrimsel süreçte bilincimize daha da güvenmek değil midir? Ölmemek için sürekli var olan bir sürecin içinde, felsefenin varmak değil yolda olmak anlamına gelmesi gibi soruların yeni sorularla bizleri vardırdığı düşünsel bir yolculuk olarak yaşamı algılamak ile başlamaz mı bilincimizin farkına varışlarımız?

İleri Okuma
  • Augusto Boal (2011), Ezilenlerin Tiyatrosu, N. Hasgül (Çev.), İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
  • Enver Ahmet Demir, H. Serdar Gergerlioğlu (2013), Ayna Nöron Sistemine Genel Bakış, European Journal of Basic Medical Sciences, 2(4), s122-126.

 

Bu yazıya referans verin: Deniz Şengenç (30 Mart 2021), "Aklımda Bilinçli Sorular", Nimbus, Erişim tarihi: 6 Nisan 2021, https://nimbuskultursanat.com/bilinc/aklimda-bilincli-sorular/.
 
close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Deniz Şengenç
İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji mezunu. Yapımcı ve yönetmen. İlk uzun metraj belgesel filmi “Yürümek”, 50. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gösterime girdi. Görüntü yönetmenliğini yaptığı “Katman” belgeseli, İtalya’da Roverato Uluslarası Arkeoloji Festivali’nden ödül aldı.

Yorum Yapın