AkışEdebiyat

Öyle Bir Geçer Zaman Ki: Şahsi Bir Mitologyanın Ana Hatları

27 Mart 2019’un Kuğulu Park’ına…

– Ey acı! Ey acı! Varlığı yer Zaman,
Yitirdiğimiz kanla büyür, serpilir
Bağrımızı kemiren o sinsi Düşman!
Charles Baudelaire

Zaman akar mı? “İnsan bilincinin kendi içine doğru uçup gittiği” kadim bir uğraş olan felsefe, zaman sorusunu sonuna kadar takip etmiştir. Parmanides’in küresinden Herakleitos’un ırmağına, Bergson’un süresinden Heidegger’in otantik insanına varana değin, felsefe tarihi bir bakıma zamanın da tarihidir. Ortaçağlı bir bilgenin de yazdığı gibi, “Veritas, filia temporis.” “Hakikat, zamanın kızıdır.”

Bana sorarsanız, zaman sorusuna dair öne çıkarılması gereken iki yaklaşım biçimi vardır ve bu iki yaklaşım biçimi felsefeden değil, edebiyattan kaynaklanır. Marcel Proust ve Behçet Necatigil’den söz ediyorum elbette.

Proust, À la recherche du temps perdu (Kayıp Zamanın İzinde) adlı yedi ciltlik başyapıtında istemsiz belleği (mémoire involontaire) öne çıkarmıştı. Necatigil ise, “hayatı kasten daraltarak” dünyayı önlemeye çalışıyordu. Bu iki edebi şahsiyet de Herakleitos geleneğine yönelik birer başkaldırıdır.

Hatırlamak, beyhude bir çaba olsa da sanırım insanın ortaya koyduğu en değerli tepki koyma biçimidir. Ben, kendi dünya görüşümü “geçmiş” mefhumunu referans alarak oluşturdum. Hayatın mutlak anlamda trajik olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan sürekli yitirir. Zamanın fenomenal ve sözde de olsa akması, bizi onulmaz bir şekilde sürgün eder. Geçip gideriz hep, geçip gideriz… Ya da Rilke’nin yazdığı gibi, “öyle yaşarız biz de / hep veda ederek…”

Geçmiş, insan varoluşunun çözülmüş bilmecesidir. Çünkü hiçbir şey geçmiş kadar güzel olamaz. Hatırlamak varlığın dindarlığıdır o halde. Hatırlarken, ölüm sonrasının yalın mutluluğuna, deyiş yerindeyse varlığa yaklaşırız. Bizi hatırlamanın dışında varlığa yaklaştıran diğer değerlerse, felsefe ve aşktır yalnızca.

Augustus’un tapınağında ölümü bekleyen Vergilius da bunun farkındaydı. Ona Aeneas’ı bitirmesi için yalvaran dostlarına aşkı öğütlemiş ve şiirle ölüm sonrası arasındaki göksel bağlara işaret etmişti. Bu bağlamda belirtmek isterim ki, Hermann Broch’un uzun şiiri Der Tod des Vergil (Vergilius’un Ölümü), benim ‘kutsal kitap’larımdan biridir.

Başa dönelim. Marcel Proust, À la recherche du temps perdu’de dünyayı deyiş yerindeyse bir hatıraya dönüştürür. Dolayısıyla Proust’un “fenomenolojik parantezi” nostaljidir. Proust’a göndermelerle dolu olan Attila Marcel adlı filmi ve Madam Proust’un esrarengiz kurabiyelerini ‘hatırlayalım’ örneğin. Sylvain Chomet’in bu filminde hatırlamak bir nevi komaya girmek gibi tasvir edilmiştir.

Behçet Necatigil’e gelirsek… Öğrencisi Hilmi Yavuz’un son yılların en nitelikli eserlerinden biri olan Behçet Hoca adlı kitabında da ortaya koyduğu gibi Necatigil, semper eadem’i bir dünya görüşüne dönüştürerek dünyayı önlemeye çalışıyordu. Evet, birçok insan için rutin sıradanlıktır. Oysa Necatigil’deki ‘darlık’ sıra dışıydı. O, “iki başına yürüyebilmek”, yani “kendi içine sürüklenebilmek” için dünyayı sadeleştiren lâdinî bir mutasavvıftı. Dolayısıyla Proust dünyaya hatırlayarak, Necatigil ise tekrarlayarak meydan okuyordu.

Ben bu iki varoluş üslubunu, metafizik bir tedahüle tabi tutuyorum. Geçmişin asli yaşantı olduğunu, hatırlamanın bizi o asli yaşantıya soyut olarak, tekrarlamanın ise somut olarak yaklaştırdığını düşünüyorum. Hatırlamak aşkınsal bir spekülasyon, tekrarlamak ise içkin bir performanstır.

Öte yandan insan varoluşunun bütünlüğünü tesis eden şeyin hafıza olduğunu da ‘hatırlarsak’, Hafıza Metafiziği’nin önemini bir kez daha anlamış oluruz. Bütün bir zihin felsefesi tarihi, hiçbir empirik referansla sağlaması analitik olarak gerçekleştirilemeyen hafızanın muğlaklığını telafi etmeyi deneyen girişimlerle doludur. Kant, “Öyle varsayalım,” diyerek işin içinden çıkar, Sartre ise Husserl’in Mutlak Ben’ine saldırarak insanı paramparça eder ve “varoluşun diasporasal olduğunu” salık verir. Sartre bunu özgürlük namına yapmıştır ama insan bu denli yersiz-yurtsuzlaşınca ortada Ben diye bir şey kalmaz.

Hafızayı analitik olarak kurtarmak elbette mümkün değildir ama bu, hafızanın metafizik bir değere dönüştürülemeyeceği anlamına gelmez. Benim şahsi mitologyamda hafıza hayatın anlamıdır. Dolayısıyla ben, bütün aşkınsal ve ampirik biyografimi hatırlamak ve yeniden yaşamak üzerine inşa ediyorum.

Peki bu nostaljinin siyasal değeri nedir? İşte bu noktada işler değişir. Evet, kapitalizm hafızayı parçalar. Bu yüzden hatırlamak devrimci bir eylemdir. Üstelik geçmişi olmayan hiçbir siyasetin geleceği de yoktur. Ama son kertede, devrim geçmişe değil geleceğe yöneliktir. Dolayısıyla “tarihin tüylerini Walter Benjamin gibi geriye doğru fırçalamak”la benim şahsi mitologyamdaki geçmiş idealizmi arasında mutlak bir fark vardır. Geçmiş asla ve asla kendi başına siyasal bir değer olamaz. Çünkü nostalji Lirik Ben’e ait bir değerdir. Kamusal Ben’in ilkesi ise, hatırlamaktan ziyade düş kurmaktır.

 

* Kapak görseli: Antoloji Ankara “Atatürk Bulvarı, 1963”

Bu yazıya referans verin: Ulaş Bager Aldemir (12 Şubat 2022), "Öyle Bir Geçer Zaman Ki: Şahsi Bir Mitologyanın Ana Hatları", Nimbus, Erişim tarihi: 26 Kasım 2022, https://nimbuskultursanat.com/akis/oyle-bir-gecer-zaman-ki-sahsi-bir-mitologyanin-ana-hatlari/.
 
close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Yorum Yapın