AkışToplum

Mistisizme Yönelik Bir Savaş Çağrısı: Tarihsel Materyalizm

Marx’ın tarih anlayışı “tarihsel materyalizm” olarak ele alınır. Bu, 19. yüzyılın baskın idealist tarih anlayışlarından (özellikle Hegel’den) farklı olarak tarihi bir bilim olarak görür ve tarih incelemesini de bu doğrultuda, somut/maddi olandan başlayarak gerçekleştirir; son durağı ise gerçek tarihin başlangıcı olan komünizmdir. Genel olarak iki bölümden oluşan bu çalışmanın ilk bölümünde Marx’ın düşüncesindeki temel kavramlar ele alınıp açıklanmıştır. İkinci bölümde ise bu kavramların tümünün tekabül ettiği Marksist tarih anlayışı, tarihsel materyalizm; onun ‘Alman tarih modası’na ve ideologlarına yönelik eleştirileri ile birlikte ele alınarak belirgin hatlarıyla açıklanmıştır. Çalışmada amaçlanan, tarihte akışın, Hegelci tarih anlayışından farklı olarak, Marx’ta nasıl biçimlendiğini ve bu tarih biliminin mistisizmin üstesinden nasıl geldiğini ortaya koymaktır.

Bize düştü tarih ırmağının önünü açmak
Gülsün diye geleceğin çocukları.
Ahmet Erhan

Giriş

Marx, kapitalizmin geniş çaplı tahlilini yaparken kendi tarih anlayışını da açığa çıkarır. Onun tarih anlayışına ilişkin doğrudan bir eseri olmaması çoğu zaman tarihi sistemli şekilde ele almadığı yönünde anlaşılsa da aslında bütün bir düşün dünyasının temelini tarih çalışmasının oluşturduğunu söylemek pek mümkündür. Çünkü tüm yapıtlarında ortak olan derdin “tarih ırmağının” akışını sağlamak, tarihin ilerlemesi yönündeki yapıcı ve yıkıcı unsurları açığa çıkarmak olduğunu görürüz. Özellikle, okuduğunuz bu çalışmanın ana kaynaklarından biri olan Alman İdeolojisi’nde Marx’ın bu çabası açık bir şekilde gözlemlenir.

1. Marx’ın Düşüncesindeki Ana Kavramlar

Öncelikle Marx’ın genel düşüncesinde yer alan ana kavramları açıklamak gerekir. Çünkü bu kavramların her biri bir bütün olarak onun tarih görüşünü ortaya çıkarır – ki bu kavramlara hakim olmadan onun tarih görüşünü anlamak da mümkün değildir. Çalışmanın bu bölümünde ele alınacak temel kavramlar sırasıyla şunlardır: Diyalektik, bilinç, yabancılaşma, özgürleşme.

1.1 Diyalektik

Marx’ın diyalektik mantık tarzını Hegel’den aldığını biliyoruz. Fakat o, Hegel’in diyalektik yönteminin içeriğini çok belirgin bir şekilde değiştirmiştir. Basit ve temel bir örnek ile; Hegel düşünme’ye başat rol verirken Marx diyalektiği maddi olanda, maddi dünyada konumlandırmıştır. Bunun temelinde, diyalektiğin Hegel’in ellerinde mistisizm ile bozguna uğratıldığı düşüncesi yatar. Marx’ın amacı da “mistik kabuk içerisindeki rasyonel özü” açığa çıkarmak ve diyalektiği böylece yeniden ayakları üstüne oturtmaktır.

Marx, Hegel’in idealist diyalektik yöntemini cambazlık olarak tanımlamakta ve “tarihte Tinin egemenliği” düşüncesindeki üç temel çabayı şu şekilde göstermektedir:

  1. Fikirleri, ampirik nedenlerle maddi bireyler olarak ele almak ve bizzat bu insanların ampirik koşullar içinde, egemen olan insanlardan yani bu insanların kendilerinden ayırmak; sonuç olarak tarihe egemen olanların fikirler ya da yanılsamalar olduğunu kabul etmek.
  2. Fikirlerin bu egemenliğine bir düzen getirmek, birbirini izleyen egemen fikirler arasına mistik bir bağ koymak gerekir ve buna, fikirleri “kavramın kendi kendini belirlemeleri” olarak kavramakla ulaşılır.
  3. Bu “kendini belirleyen kavram”ı mistik görünümünden soymak için, bir kişi – özbilinç – haline dönüştürülür ya da büsbütün materyalist görünmek için, ondan tarihte “Kavram”ı temsil eden, yani kendileri de tarih yapımcıları olarak, “gardiyanlar komitesi” olarak, egemenler olarak, “düşünürler”i, ‘filozoflar’ı, ideologları temsil eden bir kişiler dizisi yaratılır. Bir çırpıda tarihin bütün materyalist öğeleri çıkarılıp atılmıştır ve böylece artık kurgu alanında rahatça doludizgin at koşturulabilir.1Alman İdeolojisi, s76.

Ona göre dönemin Almanya’sında bir moda olarak kendisini gösteren bu yöntem, yalnızca bazı kuruntular sunar ve zehri de buradadır: Bu yozlaştırılmış diyalektik anlayışın destekçileri, egemen güçler olarak karşımıza çıkar. Yöntemin gerçek form ve öğelerine kavuşması hiçbir zaman istenmez. Çünkü diyalektiğin devrimci ve eleştirel öğeleri vardır. Diyalektik her toplumsal biçimi kendi haliyle, akışkan biçimiyle görür. Her şeyi hareketle kavrar ve baskıya da en ufak bir yer bırakmaz. Bu da egemen güçlerin / burjuva devletin / burjuvazinin katiyen hoşlanmayacağı bir durumdur; öyle ki başlı başına “baskı” burjuva devletin en işler aygıtıdır, onun karakteristiği halindedir.

İşte Marx’a göre Hegel’in felsefesi de bu anlamda tutuculuk içerir ve genç-Hegelci ekolü de şu şekilde eleştirir: “Sözde ‘dünyayı altüst eden’ tumturaklı sözlerine karşın, genç-Hegelci ekolün ideologları en büyük tutuculardır.2Alman İdeolojisi, s37. Ona göre Hegel’deki tutucu öğeler, devrimci öğeleri gölgelemekte, baskılamaktadır. Marx, kendi zamanının siyasi erklerine felsefe ve “kurtuluş” adı altında nice ödünler vermiş olan, devlet ile felsefe arasında felsefenin kendisinden fazlasıyla taviz verdiği bir ittifaka adım atmış olan bir Hegel profilini açığa çıkarmaktadır.

Son olarak, diyalektiğin önemli unsurları olan çatışma ve çelişki kavramlarından bahsetmek gerekir. Bu kavramların önemini bir örnek ile özetlemek mümkündür: “Çatışmalar ilerleticidir” ifadesiyle “Burjuvazi kendi mezar kazıcılarını yaratıyor” ifadesi aynı noktaya işaret eder. Burjuvazi kendi elleriyle – işçileri emek ve zamanlarını oldukça düşük ücretler karşılığında satmaya zorlayarak – proletaryayı üretir. Kapitalizmin etkisiyle birlikte, sömürülen işçilerin miktarı ile sömürülme dereceleri artış gösterir. Sonucunda proletaryanın kapitaliste karşı olan direnci de artar. Fakat direncin karşılığı her zaman daha fazla sömürü ve daha fazla baskı olur. Bu şekilde sınıflar arası uçurumun derinliği giderek artarken olası bir sınıf mücadelesi ya da çatışma durumu proletaryanın kazanacak olduğu bir zafer ile sonuçlanır. Bu, tarihi ilerleten bir süreçtir.

1.2 İnsani potansiyel

İnsan türünün potansiyeli ve bu potansiyelin gerçekleştirilmesi (öz-nesneleştirme) Marx’ın düşüncesinde önemli bir yer tutar. Ona göre insanlar tarihin önceki evrelerinde hiçbir zaman “ne olabilecekleri, potansiyelleri” hakkında düşünememişlerdir. Çünkü önceki toplumların (köleci, feodal toplumların) doğası insanların kendi potansiyellerinin farkına varıp da gerçekleştirmeleri için fazlasıyla acımasız ve baskıcıdır. Bu dönemlerde sadece yeterli besin, barınma ve koruma sağlayacak olan kapasitelere ulaşılmaya çalışılır. Modern kapitalist toplum iddia ettiği üzere bunlardan bazılarını çözmüş olsa bile birtakım sorunlar hala mevcut durumdadır. Örneğin yeterli besine ulaşma sorunu çözülmüştür fakat görülüyor ki sadece bir sınıf için çözülmüştür. Aynı şekilde barınma ve korunma da yine bir sınıfın çok daha kolay bir şekilde ulaşabileceği kapasiteler olarak gözükmektedir. Aynı zamanda insani potansiyellerin gerçekleşmesi için gereken baskısız ortam da – tıpkı kendisinden önceki toplumlardaki gibi – kapitalist toplumda yoktur. Farkında olabilmek için sadece bu toplumda yaşayan sıradan bir birey olunmasının yeterli olduğu bu çelişkili durumu Marx şu şekilde ele alır:

Feodal toplumun yıkıntıları arasından boy atıp yükselen modern burjuva toplumu, sınıf çelişkilerini ortadan kaldırmış değildir. Modern burjuva toplumu, eski sınıfların yerine yeni sınıflar (örn. feodal beyler yerine burjuvalar), eski baskı koşullarının yerine yeni baskı koşulları, eski savaşım biçimlerinin yerine yeni savaşım biçimleri getirmekten öteye gitmemiştir.3Komünist Manifesto, s50.

Marx’a göre insani ihtiyaçlar ve potansiyeller ancak baskıcı olmayan bir yapıda gerçekleşebilir. Bu yapı da komünist toplumdur. Genel olarak baskıcı bir yapıda, özel olarak kapitalist toplumda “insanın kendisini gerçekleştirebileceği” gibi hayal satıcısı liberal söylemler gerçekte karşılığını bulamaz, bunlar olsa olsa egemen güce ve baskıcı yapıya hizmet eder: “Antik çağdakiler sınırlı bir doyum sağlarken, modern dünya bizi doyurmadan bırakır veya bizzat doyurur göründüğü yerde ise bayağı ve vasattır.4Sociological Theory, Third Edition, s8.

1.3 Bilinç

İnsanın hayvandan bilinç farkıyla ayrılması fikrini felsefe tarihinde sık sık gördük. Ama Marx’a göre bilincin yanı sıra, insanlar, “bu bilinçliliği kendi eylemleri ile ilişkilendirme yeteneğine” sahip durumdadır:

Bir örümcek bir dokumacınınkileri andıran işlemler yapar ve bir arı, bal peteğini yaparken bazı mimarları utandırır. Ama, en kötü mimarı en iyi arıdan ayırt eden şey, mimarın, peteği balmumundan yapmadan önce kafasında kurmuş olmasıdır. Emek sürecinin sonunda, bu sürecin başında işçinin imgeleminde, yani düşünsel olarak zaten var olan bir sonuç ortaya çıkar. İşçi, doğal maddelerde bir biçim değişikliğine yol açmakla kalmaz, aynı zamanda, bu doğal maddelerde kendi amacını gerçekleştirir.5Kapital, Cilt 1, s182.

Bu noktada Marx’ın Hegel’e bir eleştiri getirdiğini görüyoruz. Hegel kendi mistik kurgusunda bilinci insandan bağımsızmış gibi ele alarak yola çıkıyordu. Marx, Hegel’in anlatısındaki “kendilik-bilincinin” nesnel bir dünyada yaşayan ve nesnel dünya tarafından belirlenmeye tabi olan, bütünüyle somut ve gerçek olan insanın kendilik-bilinci olmadığını vurgular. Ona göre Hegel bu yönüyle dünyayı baş aşağı tutmakta, gerçek insan ve maddi dünya hakkındaki sınırlılıkları – tam da felsefesinden bekleneceği üzere – çözememektedir. Bilinç, eylem ve etkileşim ile biçimlendirilir; bu yalnızca insana özgüdür. İnsanlar bilinçleri ve etkileşimleri kendilerinden soyutlanmış halde var olamazlar; öyleyse bilinç toplumsal bir üründür ve sürekli etkiye açıktır: “Benim bilincim beni çevreleyen şey ile ilişkimdir.6Alman İdeolojisi, s54. Peki, bu ilişki zarar görürse ne olur?

1.4 Yabancılaşma

Marx, kapitalist toplumsal yapının yol açtığı yıkımları “yabancılaşma” olarak adlandırmaktadır. George Ritzer yabancılaşmanın karakteristiğini oluşturan 4 temel bileşen olduğunu söyler: Üretici etkinliğe yabancılaşma, etkinliğin nesnesine ya da ürüne yabancılaşma, diğer işçilere yabancılaşma, insani potansiyellere yabancılaşma.

a) İşçilerin üretici etkinliklerine yabancılaşması

Kapitalist toplumda işçiler kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmazlar; tam aksine, kendilerine sadece asgari yaşam düzeyinde geçinebilecekleri kadar ücret ödeyen kapitalist, başka deyişle patron için çalışırlar. Bu durumda işçi, üretici etkinlik yaptığının bile farkında değildir çünkü etkinliğin, uğruna çalıştığı kapitaliste ait olduğuna “inandırılmış” haldedir ve kapitalist de aynı şekilde işçinin üretici etkinliğinin işçiye değil de kendisine ait olduğunu düşünür.

Üretici etkinlik, Marx’a göre, kapitalizmde bizzat doyum yaratıcı bir süreç olmak yerine, çoğu kez gerçekte önemli tek hedefi – hayatını sürdürmek için para kazanmayı – gerçekleştirmenin sıkıcı ve aptallaştırıcı bir aracına indirgenir.7Sociological Theory, Third Edition, s11.

b) İşçilerin, etkinliklerinin nesnesine ya da ürüne yabancılaşması

Üretici etkinliği kendisine değil de kapitaliste ait gören işçi, bunun çok doğal bir sonucu olarak ürünü de kapitaliste ait görür. İşçinin kendi emeği sonucu ortaya çıkan ürünün kullanımı kapitaliste aittir. İşçinin ürün üzerinde herhangi bir kontrolü yoktur, kullanım yetkisi kapitalisttedir ve kapitalistin gözünde ürünün değeri, getireceği kara endekslidir. Bu süreçte işçi çoğu zaman ne ürettiği konusunda bile belli bir fikre sahip değildir çünkü uzmanlaşmış işler yapmaktadır. Üretim sürecindeki rolünden habersizdir.

Eğer emek ürünü işçiye ilişkin değilse, eğer bu ürün işçi karşısında yabancı bir erk ise, bu ancak o ürün işçi dışında bir başka insana ilişkin olduğu için olanaklıdır. Eğer işçinin etkinliği onun için bir işkence ise, bir başkasının zevki ve bir başkası için yaşama sevinci olmalıdır. İnsan üzerindeki bu yabancı erk ne tanrılar olabilir ne de doğa, ancak insanın kendisidir bu.81844 Elyazmaları, s149.

c) İşçilerin diğer işçilere yabancılaşması

Kapitalizm öncesi toplumlarda insanlar varlıklarını sürdürmek amacıyla gerek duydukları şeyleri bizzat doğadan alırlar ve bunu da iş birliği ile sağlarlardı. Bu doğal iş birliği kapitalizmde bozguna uğrar. İşçiler gerek duydukları şeyleri doğadan değil, kapitalistten alırlar; iş birliği ile topyekun istek duyarak çalışmak yerine, iş birliği olmadan, birbirine yabancı monadlar halinde yan yana çalışmaya zorlanırlar. Bu rekabetçi, kışkırtıcı ve baskıcı ortamda işçiler – yine çok doğal bir sonuç olarak – birbirleriyle çatışmaya başlarlar. Kapitalistin kendi baskı araçlarıyla yarattığı bu durum onun için en büyük nimettir çünkü bu sayede işçilerin kendisine karşı, emek ve zamanlarını düşük ücretler karşılığında satmaya zorlayan kapitaliste karşı, örgütlenmesini engellemiş olur: “Bu kapitalistler için faydalıdır, zira o, hedef saptırır, yani tepki asıl düşmandan uzaklaşır.9Sociological Theory, Third Edition, s12.

d) İşçilerin insani potansiyellerine yabancılaşması

Kapitalizm için, çalışan ya da üreten birey yalnızca bir makine, hatta yük hayvanı konumundadır. Onu insan olarak görmesi mümkün değildir çünkü zaten onun insani potansiyel ve niteliklerini elinden alan kendisidir. Yaratılan işçi kitlesi “temel insani niteliklerini ifade bile edemeyen”10Sociological Theory, Third Edition, s12. bir kitle halindedir. Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu eserinde insani niteliklerinden arıtılmış, hayvan düzeyine getirilmiş olan işçi kitlesinin bir profilini şu ifadelerle açığa çıkarır:

Sözün kısası, itiraf etmeliyiz ki, Manchester’da emekçilerin evlerinde ne temizlik, ne rahatlık, dolayısıyla ne de huzurlu bir aile yaşamı olanaklıdır; tek kelimeyle, böylesi evlerde ancak tüm insanlıktan uzaklaştırılmış, aşağılanmış maddi ve manevi olarak hayvanlığa indirgenmiş, bedence bozuk bir soy kendini rahat ve evinde hisseder.11İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, ss115-116.

1.5 Özgürleşme

Marx için özgürleşme, insanlığın kapitalist toplumun köleliğinden özgürleşmesidir. Komünist Manifesto’da yer alan ünlü ifade bu bağlamda anlaşılmalıdır: “Proleterlerin zincirlerinden başka yitirecekleri bir şey yoktur. Oysa kazanacakları koskoca bir dünya vardır.12Komünist Manifesto, s92. İnsani nitelikler, insana has potansiyel ve güçler hangi ortamda gerçekleşebiliyorsa özgürlüğün tesisi de orada mümkün olacaktır. Marx’a göre de bu ortam, insani potansiyel ve nitelikleri baskılayan kapitalist yapının tersi olan, komünist toplumdur.

2. Marx’ın Tarih Anlayışı

Marx’ın tarih anlayışını, Engels’in adlandırmasıyla, “tarihsel materyalizm” olarak ele alıyoruz. Tarihsel materyalizm, “Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından kurulan bir görüş olup, ana hatlarıyla tarihin, sosyal ve ekonomik gelişiminin diyalektik yasaya göre gerçekleştiğini iddia eden felsefi bir akım13A. Topakkaya, “Tarihsel Materyalizm ve Diyalektik”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:1, Sayı: 27, 2009, s65. olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarih görüşü materyalisttir çünkü tarihi bir bilim olarak, hatta bilimlerin en yücesi olarak ele alırken onun olgulara ve maddi temellere dayandığını bilir. Marx’ın peşinde olduğu “mistik kabuk içerisindeki rasyonel özü açığa çıkarma” amacı da bu noktada önemini kazanır. Aynı zamanda Marx’a göre bir tarih incelemesi de ancak ampirik bir şekilde yapılabilir; nihayetinde bir bilim olarak tarihe ihtiyaç vardır.

Tarih, her biri kendinden önce gelen kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan malzemeleri, sermayeleri, üretici güçleri kullanan farklı kuşakların artarda gelişinden başka bir şey değildir; bu bakımdan, her kuşak, demek ki, bir yandan geleneksel faaliyeti tümüyle değişmiş olan koşullar içinde sürdürür ve öte yandan, tümüyle değişik bir faaliyetle eski koşulları değiştirir.14Alman İdeolojisi, s61.

Bu tanımın devamında Marx “kimilerinin” kurgu yoluyla tarihin bu durumunu çarpıttıklarını söyler. En büyük çarpıtma da şüphesiz ki, “tarihin daha önceki tarihin bir amacı olduğu” yönündeki çarpıtmadır. Marx’ın bu duruma verdiği örnek şudur: “Amerika’nın keşfi, Fransız Devrimi’nin patlamasına hizmet etmiştir.” Bu bakış açısı, tarihi sanki bir kişiymiş gibi ele almamıza neden olur. Aynı zamanda onun sanki kendine özgü, kendiliğinden bir amacı olabilirmiş gibi düşünmemize de olanak verir. Halbuki somut gerçeklere dönecek olursak, tarihin kendine özgü ve kendiliğinden gelişen bir amacının olması pek de mümkün görünmez. Çünkü karşımızda tarihi yapan insan, onu etkinlikleri ile şekillendiren insan vardır ve “burada metafizik hayaletlere yer yoktur”. Marx’a göre dünya tarihi, maddi bir olgudur.

Marx’ın vurguladığı, “tarihi çarpıtan bazıları” ifadesi doğrudan Hegel’e işaret eder. “Marx için Hegel’in tarih felsefesi ‘olgulara gidilerek saptanacak gerçek ilişkilerin, yerlerini filozofun kafasındaki ilişkilere terk ettiği’ bir tarih felsefesidir.15Tarih Felsefesi, s114. İşte Marx, bu tarih felsefesinin içeriğini değiştirir; filozofun kafasında kurduğu ilişkiler gider, gerçek ilişkiler geri getirilir. Buradan hareketle de sistematiği Hegel’den aldığını fakat içeriği değiştirdiğini, daha doğrusu, gerçek form ve öğelerine kavuşturduğunu açıkça söyleyebiliyoruz. Peki içerikte değişen bu öğeler neler?

a) Hegel tarihin öznesini “akıl/dünya Tini” olarak görmekteydi. Marx ise tarihte bir akıldan söz edilecek ise bunun ancak “maddi ilişkilerin belirlediği bir bilinç durumu” olabileceğini söyler.

b) Yani Hegel, varlığı ve tarihi belirleyenin bilinç olduğunu söylerken Marx tam tersi olarak, bilincin belirlendiğini vurgular. Ona göre bilinç, toplumsal ilişkiler tarafından belirlenir. Öyle ki Marx kendi tarih anlayışı hakkında şunları söyler: “Bu tarih anlayışı, … daima tarihin gerçek zeminine basar; pratiği fikirlere göre açıklamaz, fikirlerin oluşumunu maddi pratiğe göre açıklar.16Alman İdeolojisi, s66.

c) Öyleyse, gözle görülür en büyük değişim şudur: Tarihi belirleyen şey tinsel bir töz değil, toplumun sosyo-ekonomik yapısı, maddi ilişkiler ağıdır.

Marx, Hegel’in tarih felsefesinin içeriğini genel hatlarıyla bu şekilde değiştirmiştir.

2.1 Tarih-yapan-insan ve ilk tarihsel eylem

Marx’a göre tarihi yapan insandır ve insani potansiyellerin gerçekleştirilmesinin önemi burada açığa çıkar. İnsanlar tarihi yapabilmek için yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmak zorundalardır. Yaşamak için yemek, barınma ve korunma gibi temel ihtiyaçlar giderilmelidir. Bu durumda Marx şunu ifade eder: “İlk tarihsel eylem, bu gereksinimleri karşılayacak araçların üretimi, maddi yaşamın kendisinin üretimidir.17Alman İdeolojisi, s51. Hiç şüphesiz ki bu binlerce yıl öncesinde de bugün de geçerli bir koşuldur. Tüm bir tarihin koşulu maddi yaşamın üretimi halindedir. Zaten bu ana koşuldan hareketle üretim güçleri ve buna bağlı toplumsal ilişkiler ortaya çıkar.

Bu noktada Marx, Almanlara önemli bir eleştiri getirir. Onların, tarihi hiçbir zaman maddi/dünyevi bir temele oturtamadıklarını ve bu yüzden de gerçek manada hiç tarihçilerinin olmadığını söyler. Ona göre bir tarih incelemesinde temel olarak kabul edilen şey, keyfi bir temel ya da dogma olmamalıdır. Eğer gerçek yaşam – içinde bulunduğumuz bu somutluk – bize eyleyen insanı, üretim ilişkilerini, gerçek-somut kanıtları çıkarıyorsa, keyfi temel ve dogmalar laf ebeliğinden ve kuruntulardan öteye gidemez. Tarih, ona eklemlenen kuruntuları her defasında kusar. Ancak somut olan göz önüne alındığı vakit tarih gerçek temeline oturtulmuş olur.

2.2 Maddi ilişkiler

Tarihi belirleyen şeyin maddi ilişkiler olduğunu söylemiştik. Peki, bu kavramdan ne anlamalıyız? Bu noktada bize yardımcı olacak iki ana unsur var: Üretim güçleri ve üretim ilişkileri. Üretim güçlerini üretim araçları, yani iş aygıtları, teknikler, makineler oluşturur. Bunların ana niteliği sürekli değişim gösterir halde olmalarıdır. Üretim ilişkileri ise üreten ve tüketen insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerdir. Bunların ana niteliği ise, üretim güçlerinin tam da tersine, uzun süre hiç değişmeden kalabilme potansiyeline sahip olmalarıdır. Fark edildiği üzere ikisi arasında bir bağdaşmazlık vardır: Sürekli değişim gösteren üretim güçleri ile hiç değişmeden kalan üretim ilişkileri. Bu bağdaşmazlığın üst seviyelere çıktığı durumlarda derin bir antagonizma olur. Bu antagonizmaya Komünist Manifesto’da geçen şu ifadeleri örnek olarak verebiliriz:

Demek ki, burjuvazinin temeli üstünde yükseldiği üretim ve değişim araçları feodal toplumda oluşmuştu (burada feodal sanayi sisteminden, büyüyen yeni pazarlardan, ihtiyaç duyulan yeni tekniklerden bahsediliyor). Bu üretim ve değişim araçlarının gelişimi belirli bir aşamaya geldiğinde, feodal toplumun üretim ve değişim koşulları, tarım ve manifaktürün feodal örgütlenmesi, özetle feodal mülkiyet ilişkileri, gelişmiş bulunan üretici güçlere ayak uyduramamakla kalmamış, ayak bağı olup çıkmıştı. Bunların sökülüp atılması gerekiyordu ve öyle de oldu.18Komünist Manifesto, s55.

Ayak bağı olan bu durum Marx’a göre ancak bir devrim ile çözülebilir, Marx’ın burjuvaziye devrimci bir rol yüklemiş olması da bu sebeptendir. Günümüzde sık sık tekrarlanan, “burjuvazinin kendi kendisini erittiği” söylemi bu bağlamdadır. Çelişkiler ilerleticidir ve çelişkinin en aşılamaz kertesinde, oradan, devrimler fışkırır.

2.3 Sınıf savaşları

Biraz önce bahsettiğimiz, aslında bir nevi devrimin ön koşulu olan bu bağdaşmazlığı tetikleyen bir diğer unsur özel mülkiyettir. Özel mülkiyet sınıflaşmanın kaynağı olur: Üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar. Burjuvazi ve proletarya. Kapitalist ve işçi. Zengin ve yoksul.

Üretim araçlarına sahip olan sınıf ya da egemen sınıf üretim ilişkilerinin, toplumsal düzenin belirleyicisi olur. Üretim güçleri ve ilişkileri arasındaki derin antagonizma, sınıflar arası karşıtlık ya da savaş ile en yüksek seviyesine ulaşır ve bu noktadan sonra devrimden başka bir çözüm yolu kalmaz. Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Devrimi besleyen şey sınıf çatışmasıdır ve “tüm toplumların bugüne kadarki tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir19Komünist Manifesto, s49..

Peki, çatışmayla tarihe yön vermiş olan bu sınıflar nelerdir? Bilindiği üzere Hegel’de Tinin taşıyıcısı olarak belirlenen bazı halklar vardı: Grek, Roma, Cermen ve Hristiyan. Marx için de “dünya tarihine geçmiş” olan bazı sınıflar vardır: Köle sahipleri, feodal egemen, burjuva/kapitalist ve proletarya. İlk üç sınıfın ortak özelliği egemen sınıflar olmuş olmaları, özellikle de baskıcı yapıların egemenleri olmuş olmalarıdır. Fakat yalnızca son sınıf, proletarya, kendi gücüyle her yönüyle baskıcı ve sınıflı toplumu ortadan kaldıracak sınıftır.

2.4 Özgürlük

Hegel’de Cermen halkının Tininin son kertede dünya Tini ile özdeş kılındığını biliyoruz. Şimdi de Marx’ta proletaryanın gücünün son kertede insanlığı bilincine eriştireceğini, özgür kılacağını görüyoruz. Öyleyse Marx’ta özgürlük, herhangi bir halkın yasalı devletinin özgürlüğü olarak değil, özgürce üreten ve tüketen insanların sınıfsız toplumunun özgürlüğü olarak karşımıza çıkar. Özgürlük, Tinin kendisinin tam açımlanması ile değil, insani ihtiyaçların tam karşılanması ve insani potansiyellerin tam gerçekleşmesi ile mümkündür. Proletaryanın mücadelesi bu bakımdan esasen bir özgürlük mücadelesidir.

2.5 Tarihin sonu ve gerçek tarihin başı: Komünizm

Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Gerçek tarih ne zaman başlar? Marx’a göre insanlığın gerçek tarihi proletarya devriminden sonra, özgürlüğün tesis edilmesiyle başlar. Proleter devrim gerçek insanlık tarihinin başlatıcısıdır. Marx’ın deyişiyle, “devrimler tarihin lokomotifidir”.

Komünizm neden tarihin sonu ve gerçek tarihin başı? Bu soruyu Marx’ın bir ifadesiyle yanıtlamak mümkün:

… (komünizm) insan ile doğa, insan ile insan arasındaki karşıtlığın gerçek çözümüdür; varoluş ile öz, nesnelleşme ile kendinin olumlanması, özgürlük ile zorunluluk, birey ile cins arasındaki savaşımın gerçek çözümüdür. Tarihin çözülmüş bilmecesidir ve kendini bu çözüm olarak bilir.201844 Elyazmaları, s172.

Kısacası, komünizm bugünkü tarihin sonudur çünkü insani nitelik ve potansiyeli engelleyen ne varsa ortadan kaldıracaktır. Komünizm gerçek tarihin başıdır çünkü yabancılaşmaya geçit vermeyen sınıfsız toplumun, gerçek bilincine, özgürlüğüne kavuşmuş bireyin habercisidir.

Sonuç

Sonuç olarak, çalışmamızın ilk bölümünde değindiğimiz her bir kavram (diyalektik, insani potansiyel, bilinç, yabancılaşma ve özgürleşme) Marx’ın tarih anlayışında etkin rol oynar.

  • Diyalektik kendisini, en belirgin olarak, tarihin çatışma ve çelişkiler ile ilerlemesinde gösterir.
  • İnsani potansiyel, tarihin her evresinde egemen olmuş olan güçlerin (köleci, feodal, burjuva/kapitalist) tehlikesini anlamamıza yardımcı olur ve neden komünizmin gerekli olduğuna dair kanıtlar sunar.
  • Bilinç kendisini çalışmada ya da emekte gösterir; tarih-yapan-insan’a doğrudan göndermede bulunur.
  • Yabancılaşma baskıcı ve rekabetçi kapitalist toplumun doğasını açığa çıkarırken onu – sadece gündelik hayattan örnekleri düşünerek bile – en kapsamlı şekilde incelememize olanak verir.
  • Özgürleşme, mücadelenin amacının ne olduğuna dair açık ve aslında başlı başına yeterli bir yanıt halindedir.

Fark edilir ki Marx, tarihi bir bilim olarak ele almanın peşine düştüğü zaman felsefe tarihinin büyük bir kısmını hedef olarak aldığı bir savaşın içine girmiştir. Bu savaşta elinde yalnızca somut-gerçek kanıtlar vardır ve bunları da zaten yeterli görmüştür; “masum ve çocuksu düşler” olarak adlandırdığı felsefe ve ideologları ile sistemli bir şekilde karşı karşıya gelmiştir. Savaş çağrısını en belirgin şekilde, en yakından duyduğumuz Alman İdeolojisi eserinde şunları yazar:

Bu kitabın birinci cildinin amacı, kendilerini kurt sanan ve başkalarının da kurt sandıkları bu koyunların ne olduklarını ortaya koymak, onların meleyişlerinin Alman burjuvalarının tasarımlarının felsefi bir dille yinelenmesinden başka bir şey olmadığını ve bu felsefi yorumcuların palavracılıklarının, Alman gerçekliğinin zavallı yoksulluğunu yansıtmaktan başka bir anlam taşımadığını göstermektir. Bu cilt, Alman ulusunun hoşlandığı, düşlerle dolu uyuklamaya pek uygun düşen, gerçekliğin gölgesine karşı yürütülen bu felsefi savaşın maskaralığını ortaya çıkarmak ve onu bütün saygınlığından yoksun bırakmak amacındadır.21Alman İdeolojisi, s32.

 

Bu yazıya referans verin: Simge Armutçu (20 Şubat 2022), "Mistisizme Yönelik Bir Savaş Çağrısı: Tarihsel Materyalizm", Nimbus, Erişim tarihi: 26 Kasım 2022, https://nimbuskultursanat.com/akis/mistisizme-yonelik-bir-savas-cagrisi-tarihsel-materyalizm/.
Referanslar
  • Aysevener, K., Tarih Felsefesi, Say Yayınları, İstanbul, 2015.
  • Marx, K., 1844 Elyazmaları, çev. K. Somer, Sol Yayınları, Ankara, 2015.
  • Marx, K., Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt 1, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul, 2021.
  • Marx, K. ve Engels, F., Alman İdeolojisi, çev. S. Belli, Sol Yayınları, Ankara, 2018.
  • Marx, K. ve Engels, F., Komünist Manifesto, çev. C. Üster ve N. Deriş, Can Yayınları, İstanbul, 2020.
  • Özlem, D., Tarih Felsefesi, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1996.
  • Ritzer, G., Sociological Theory, Third Edition, çev. Ü. Tatlıcan, McGraw-Hill, NewYork, 1992.
  • Topakkaya, A., “Tarihsel Materyalizm ve Diyalektik”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 27, 2009: 65-78.
 
close

Selam 👋
Seni Nimbus'ta gördüğümüze çok sevindik!

Nimbus'ta yayınladığımız içerikleri düzenli aralıklarla posta kutunda görmek istersen, formu doldurabilirsin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Yorum Yapın