Aidiyet 🧩Edebiyat

Kimler Deli?

İşimden istifa edince gerçeğe düşecekmişim gibi hissettim. Sanki bir yalanda, yalan uğruna yaşıyordum: Her gün kalkıyor, giyiniyor ve gidiyordum. Nereye olduğunu düşünmeden, iyi yetişmiş bir köpek alışkanlığı ile gittiğimi, geldiğimi, yaptığımı sorgulamıyordum ve daha da fenası gördüklerimi aslında görmüyordum. Sokaktaki dilenci, ayakkabı boyacısı çocuk… sahneyi tamamlayan birer kuklaydı sanki. Sanki hep orada olmaları gerekliymiş gibi, cansız, kartondan dekorlarmış gibi. Sesleri ve talepleri değişmeyen tonlarda. O kadar ki acılarının değerini monotonlukla azaltıyor.

Monotonluk. Hepimizin içine düştüğü, kimimizin düşmek için çırpındığı derin bir kuyu. Neredeyse ona sahip olmayı, onunla olmayı lütuf sayıyoruz. Düşünün o kadar çekilmişiz kendisine, o olmadan yaşayanları kınıyoruz. Yaptığımızı bilmemeyi, kendimizi görmemeyi marifet sayıyoruz. Bunu fark ettiğim o ilk günden başladı yaşama taleplerim: Olması gerekene değil, olmasını istediğime, diğer insanların olmak istediklerine yoğunlaştım. İşte huzursuzluğum da o seviyede arttı. Sabahları kalkmak güneşin doğuşunu izleyemeden, akşamları yatmak bir yıldız bile göremeden ve hepsi para harcamak için maskeli depresiflerin doldurduğu alışveriş merkezlerinde. Ve hepsi daha çok alarak rahat edeceğimize kendimizi kandırmak için.

Dilencileri düşündünüz mü hiç? Ya çocukları? Ya dilenci çocukları? Sokakta bir sesten öte, hikayesi de olabileceğini yanından geçtiğiniz, hor gördüğünüz insanların? Peki ya hiç sabahın keşmekeşi sırasında güneş yüzünüze vururken aşık olma fırsatı verdiniz mi kendinize? Söyleyin bakalım en son ne zaman düşündünüz aniden rastlaştığınız bakışları? Yoksa hepiniz ruhunuzun diğer yarısı buldunuz da benim mi haberim yok? Ah biliyorum diyeceksiniz “Bunlara harcayacak vaktim yok” diye. Ne yazık, aşık olmak için bile yer, zaman bekliyor insan onu aramak yerine. Bunları fark ettiğim an işten ayrıldım işte. Dilenciye “Günaydın”, boyacı çocuğa “Kolay gelsin” dediğimde değişti her şey. Bir anda önem kazanmaya başladı söylediklerim, daha da ötesi hissettiklerim ve tükettiğim zaman, görmediğim gün batımları. Nihai kararı düşünmeden verdim. Nasıl cesaret ettim, bugün bile anlamam. Çok doğal geldi herhalde o çarktan çıkmak, parayı bırakmak. Bir nevi ihtiyaçtı galiba. Sokak müzisyenlerini dinlemenin sokakta bir yerden bir yere gitmekten daha önemli olduğunu kavramış olmamla da bir alakası olabilir. Ama henüz bilmiyorum. Ailem bana deli diyor, bu yüzden sizinle konuşmaya gelmemi istediler. Ben de hatırları kırılmasın diye geldim. Ama içte içe biliyorum hiç bu kadar aklı başında ve gerçek olmamıştım.

Ama yorum yapmıyorsunuz? Devam ediyorum öyleyse. Bu arada koltuklarınızı çok beğendim. En sevdiğim renk mordur. Onlara bu kadar kolay erişmemiz ne güzel değil mi? Biliyor musunuz hiçbir bayrağın renginde mor yoktur. Ana maddesi salyangozdaki bir pigment olduğu için zor elde ediliyormuş. Ayrıca bu zorluktan ötürü Antik Roma ve galiba Yunan’da asaletin sembolüymüş. Evet, evet, ben de ilk duyduğumda şaşırmıştım. İnsan etrafını fark edip merak edince böyle oluyormuş.

Artık daha çok kitap okuyorum. Eskiden bu bir ihtiyaç değildi ama artık ben de yeni bir gereklilik olduğunu hissediyorum. Kazandığım paranın çoğu da onlara gidiyor zaten. Bir de yastıklara. İşten istifa edince eşsiz bir uyku uyudum, bankada da meteliğim yoktu üstelik. Ne uykusuydu bilmiyorum ama yastıklarımı sanki ilk kez hissettim. Hiç olmadığı kadar sıcak geldiler bana. Eski işim karlıydı. Her ay istediklerimi alabiliyordum. Şimdi ise hepsi gitti. Nasıl rahatladım bilemezsiniz. Evi de taşıdım, iki odalı bu sefer. Bir oda okumak, diğeri uyumak için. Yetiyor da. Kira çok yüksek değil ama ev nezih bir semtte. Eski eşyalarımı satınca dört aylık kira çıktı. Onlar da bana vermeyi kabul ettiler. İyi de oldu. Şu an bir kafede garsonluk yapıyorum. Vardiyalı çalıştığımız için çok yormuyor beni. Üstelik sürekli de hareket halindeyim. Gençleri seviyorum, neşeli havalarına karışmak beni mutlu ediyor. İşten çıkınca da canım ne isterse onu yapıyorum. Projesiz, raporsuz gecelerin de bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Bu arada hayatınızın figüranları ile sohbet etmenizi öneririm, bir sürü yeni hikaye öğreniyorsunuz, öncelikleriniz değişiyor.

Ama… Asıl sizin bana bir şeyler önermeniz gerekmiyor mu? Niye hala bu kadar sessizsiniz? Bakın yüzünüz de bir acayip. Şaşkınsınız. Biliyorum, biliyorum… Eskilerin istikbal dediği, şimdilerin yırtına yırtına çabaladığı o parlak geleceği itip kısa vadeli mutluluklara, anlara tutunmamı yadırgıyorsunuz değil mi? Ama bir yandan da kabul ediyorsunuz bu durumu. Çünkü unutturulmaya çalışılsa da insansınız. Öze yabancı olamamak bizim biricik saf kalmış özelliğimiz herhalde. Ama işte… Özü de hasıraltı edebilmede söz konusu maalesef. Ki bu pek çok şeyi götürüyor. Ee? Hadi söyleyin bana. Aileme cevap vermeliyim, hem ben de merak ediyorum. Bu anlattıklarımdan sonra ben miyim deli? Yoksa ara ara kuşkulandığım gibi, inkar dehlizlerinde kaybolan sizler mi?

 

Bu yazıya referans verin: Ece Kartal (14 Ekim 2020), "Kimler Deli?", Nimbus, Erişim tarihi: 22 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/aidiyet/kimler-deli/.
 
Ece Kartal
Hacettepe Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler öğrencisi. Ortaya karışık bir şeyler yazıyor.

    2 Yorumlar

    1. Çok güzel gözlem yapılarak, birtakım gerçeklerin farkına varilip yazılmış tebrikler…

    2. Tam da ihtiyacım olan delilik. Kaleminize, yüreğinize sağlık🙏🏻

    Yorum yaz

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir