İçimizde bir yerlerde hepimiz için tanıdık olan bir burukluk hissi var. Bu his, kimi zaman ansızın gelir ve bizi yoklar. Bize içinde olduğumuz arayış halini anımsatır. İçerisinde oldukça karmaşık örüntüler barındıran aidiyet kavramı, kendini çoğunlukla bu hissin yarattığı bir tatminsizlik, huzursuzluk biçiminde görünür kılar. Bu açıdan bakıldığında aidiyeti tanımlamak veya tanımlamaya çalışmak, gereksiz bir çaba gibi görünüyor. Çünkü tanımlar, herhangi bir şeyin sınırlarını çizmek için vardır ki aidiyet bir kalıba sokulamayacak kadar ucu açık bir kapsama sahiptir. Arada kalmışlık ya da arayışta olunan herhangi bir süreç olarak aidiyeti ifade etmek, yeterli olacaktır; olmalıdır.

Psikolojide yer alan bazı yaklaşımların bu kavramı nasıl konumlandırdığı ele alındığında Rogerian terapi yaklaşımının dayandığı temel fikrin şu olduğu görülür: “Kişi, kendi hayatının uzmanıdır”. Zaman zaman tıkanıklar yaşasak da çözüm yolu bulamasak da kendimiz için doğru olanı biliriz; çünkü kendini gerçekleştirme ihtiyacı – kişinin potansiyelini tam anlamıyla ortaya çıkarma ihtiyacı – her zaman bizimledir. Temelinde hümanist değerleri barındıran bu yaklaşım, bireyi birey yapan değerleri yüceltmesi yönüyle aidiyeti – bireyin potansiyeli ile ilişkilendiriyor gibi görünse de – ulaşılmaz gibi göstererek onu değersiz kılıyor. Çünkü kendini gerçekleştirme, çoğunlukla ütopik bir idea ve ona bağlı olarak aidiyet, ortaya çıkarılması gereken evrensel bir “tatmin”, “doğru” veya “iyi” olarak yansıtılıyor.

Geştalt terapi yaklaşımı ise yaşamı, ihtiyaçların karşılanıp karşılanmaması üzerine kurgular ve “Her şey zıddıyla vardır.” fikrini savunur. Tamamlanmamış her bir deneyim – yarım kalan ilişkiler, işler veya içimizde ukde bırakan anlar – bu yaklaşıma göre, karşılanmamış birer ihtiyaçtır ve biz hayatımız boyunca bu deneyimleri tamamlama eğilimindeyizdir. Çünkü bu ihtiyaçlar karşılanmadığı taktirde, eksik ve yarım kalırız. Bu yaklaşımın bize yansıttığı var olan boşlukların doldurması gerektiği düşüncesi, aidiyetin mantığa bürünmesine neden olur. Ancak bazı şeyler yarım kalır ve bu haliyle kişinin aidiyetini güçlendirir veya yapılandırır, tıpkı tükenip giden hayatlar gibi.

Her iki yaklaşım da aidiyeti, bireyi ve mevcut potansiyelini baz alarak açıklar. Bu, bir yanıyla doğru olsa da birçok açıdan yetersiz bir bakış; çünkü işler olması için “Ben kimim?” sorusuna ciddi bir farkındalık ile yanıt verebilmek gerekiyor ki bu sanıldığı kadar kolay değil.

Johari Penceresi teorisi, bireylerin açık, gizli, kör ve bilinmeyen olmak üzere dört farklı alanı olduğunu savunur. Açık alan, bizim bildiğimiz ve bir başkasının biz izin verdikçe bilebildiği özelliklerimizi; gizli alan, bizim bildiğimiz ancak bir başkasının bilmesine izin vermediğimiz yönlerimizi; bilinmeyen alan, hiç kimsenin bilmediği çoğunlukla bilinçaltında duran ‘bizi’ ve kör alan ise bizim farkında olmadığımız ama başkalarının farkında olduğu özelliklerimizi temsil ediyor. Kendilik farkındalığının güçlendirilmesinde en zorlu kısmı, kör alan oluşturuyor; çünkü bu alanı genişletmek; geribildirim almak, sormak, denemek, risk almak, sorgulamak gibi çokça çabayı gerektiriyor.

Görüldüğü üzere “Ben kimim?” sorusunu yanıtlayabilmek uzun, dolambaçlı bir süreç. İniş çıkışların olabildiği ve aidiyet duygusunun zayıfladığı zamanlarda; bir gruba veya ortama ait hissedememe, kendine yabancılaşma ve savrulma gibi durumlar ortaya çıkabilir. İleri seviyede yaşanan aidiyet yoksunluğu ise intihar riskini beraberinde getirebilir. Çünkü arka planda – Sartre’ın ifade ettiği gibi – “Ben fazlalığım.” düşüncesi hakim olmaya başlar.

“Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım, içine yerleşeceğim bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok, ben fazlalığım.”

– Bulantı, Sartre

Ancak unutulmamalıdır ki aidiyet, akışkan bir duygudur. Bir yere, objeye, kendimize veya bir başkasına duyduğumuz aidiyet; kurulan bağlar, yaşanan hayal kırıklıkları, değişen düzen ve mevcut deneyimler ile zedelenebilir veya yenilenebilir. Bu duygunun onarımı, kör alanı daraltıp açık alanı genişleterek mümkün olabilir. Bunun için de en iyi yol, profesyonel bir destek almaktır. Çünkü onlarca anahtar arasından doğru olanı bulup kapıyı aralamak zordur. Kimi zaman ortada “doğru” bir anahtar da yoktur.

 

Bu yazıya referans verin: Cemre Öztoprak (7 Ekim 2020), "Anahtar", Nimbus, Erişim tarihi: 22 Ekim 2020, https://nimbuskultursanat.com/aidiyet/anahtar/.
 
Cemre Öztoprak
Psikolojik Danışman, Ankara Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümü 2018 mezunu, Uçan Süpürge Vakfı'nda genel koordinatör olarak toplumsal cinsiyet üzerine çalışıyor.

    Yorum yaz

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir