Aidiyet 🧩Cadı Kazanı

Aidiyet Çemberine Dışarıdan Bir Bakış: Bir Manipülasyon Hikayesi

“Aidiyet” kavramı sık sık hakimiyet kurma çabasındaki grubun, diğerlerini etki altına almasındaki bir araç görevini görebilir. Özellikle feminist perspektifle incelendiğinde problematik bir hal alan bu kavramın kadınlar üzerindeki etkisini çeşitli açılardan ele almak mümkündür. İbn-i Haldun, devlet görüşünün temelini oluşturan kavramlardan belki de en önemlisi olan asabiyye’yi, başta nesep yani soy bağıyla kurulan bir çeşit toplumsal bağlar bütünü, toplumdaki bireyler arasında kurulan yardımlaşma, dayanışma ve tehlikelere karşı birlikte hareket etme dürtüsü olarak tanımlar. Asabiyye, biyolojik bağlardan doğarak inanç birliği ve diğer çeşitli ortaklıkla beraber şekillenir1Dr. A. Ezeli Azarkan, İbn Haldun’un Devlet Görüşü (Yönetimler Döngüsü), Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, (4), http://dergipark.ulakbim.gov.tr/esosder/article/view/5000067895 ve devletin kurulabilmesi/sürdürülebilmesi için gerekli bir unsurdur. Nasıl ki insanın organları insan yaşamının devamı için birbiriyle bağlantılı olmalıysa toplumlar da bir devletin ayakta kalması için asabiyye’yle bağlı olmalıdır. Devlete gerekli olan maddi ve manevi güç, asabiyye ile sağlanır.2Ziyaadin Fahri Fındıkoğlu: İbn Haldun, Amme Hukuku Dersleri sf. 116

Geçtiğimiz günlerde internetin derinliklerinde gezerken karşılaştığım bir söz, neden bu kavramlara değindiğimi açıklayacaktır diye düşünüyorum: “Erkek devlettir; yönetir, korur, sahip çıkar. Kadın ise millettir, devleti yalnız o ayakta tutar.” Bu her ne kadar çoğumuza gülünç gelse de aslında tahakküm kuran grup olarak erkek de aidiyeti – İbn-i Haldun’un deyimiyle asabiyye’yi – kadın üzerindeki etkisini sürdürmek için kullanır. Günümüzdeki devletlerin “erkek egemen” olduğu da göz önüne alındığında, devletin de doğrudan kadınlar üzerinde böylesi bir yol izlediği söylenebilir.

****

Aidiyetin manipülatör olarak kullanıldığı bir diğer ve belki de en önemli alansa kadın bedeni üzerinden şekillenir. Modern dönem iktidar ilişkilerinde söylemlere ek olarak biyo-iktidar da sıkça görülen bir tahakküm kurma yöntemi olarak karşımıza çıkar. Biyo-iktidar çoğunlukla bedenlerin standardize edilmesi, nüfusun kontrolü gibi amaçlarla kendini gösterir ancak bireylerin bedeniyle alakalı her şey biyo-iktidar kapsamında kontrol altına alınabilir. Orta Çağ’da cadıların cezalandırmalarının halkın gözü önünde ve fiziksel işkenceler şeklinde gerçekleşmesi biyo-iktidarın dışavurumuyken, İkinci Dünya Savaşı döneminde Hitler’in standardize ettiği “ari ırk” buna örnek oluşturabilir.

Sık sık gündeme gelen kürtaj yasakları ve adalet sisteminin neredeyse desteklediği “namus” cinayetleri biyo-iktidarın belki de en somut olarak görüldüğü yerlerin başında gelir. Bireylerin aileye ve soya aidiyetleri üzerinden meşrulaştırılan kadın cinayetleri ve yönetilmeye çalışılan kadın cinselliği de bu kavramın ürünüdür.

Kadınlar hem erkek devlet hem de hayatlarındaki erkekler tarafından biyo-iktidara maruz bırakılır. Böylece insanların kendi bedeniyle ne yapacağı, bedenini sevip sevmeyeceği, kiminle ve hangi cinsiyetten bireylerle birlikte olacağı, çocuk doğurup doğurmayacağı veya kaç çocuk doğuracağı ve daha nice karar egemen güç olan erkeğin eline bırakılır. Kadının bedeni ise tamamen erkeğin ve onun zevk ve ihtiyaçlarının hizmetkarı haline getirilir. Kadınların bedenleri de bedenleriyle alakalı karar alma yetisi de kendilerine ait değildir. Kadın bedeni ve emeği bu aidiyet sorunuyla birlikte topyekün bir illüzyon ve manipülasyonla görünmez hale gelir.

****

Kadının aidiyet duygusuyla erkeğe ve erkek egemen sisteme bağımlı hale getirilmesini daha iyi anlamak için Simone de Beuvoir’a başvurulabilir. Beauvoir, “İkinci Cins” adlı kitabında ötekilik kavramını şöyle açıklar:

“İnsanlık erildir ve erkek kadını kendisi için değil, erkeğe göre tanımlar; kadın özerk bir varlık olarak görülmez… Erkek kadına referansla değil, kadın erkeğe referansla tanımlanır ve farklılaştırılır. Kadın rastlantısal olandır, özsel olana karşıt özsel olmayandır. Erkek öznedir (ben), mutlak olandır, kadın ise öteki cins’tir”.3Simone de Beauvoir (1993) Kadın İkinci Cins I: Genç Kızlık Çağı, çev. Bertan Onaran, 7.Baskı, İstanbul: Payel Yayınları sf. 17

Etken olan erkekle, edilgen olansa kadınla ilişkilendirilir. Bu iki alan birbirine karşıt biçimde kurgulanmıştır ve aralarında hiyerarşik bir ilişki vardır.4Josephine Donovan (2005) Feminist Teori, çev. Aksu Bora-Meltem Ağduk Gevrek-Fevziye Sayılan, İstanbul: İletişim Yayınları. İnsanlık tarihi boyunca “erkeğin ötekisi” olarak tanımlanan kadın, doğa ile özdeşleşirken erkek ise kültür ile özdeşleştirilir. Bu nedenle kadın kültür ve uygarlık yaratma sürecinden dışlanır. Ben, öteki üzerinde şiddet kullanarak onun eylemlerini düzenler. Bu şiddet, ben ve öteki arasındaki ilişkide kimin özgür iradesinin diğerine baskın geleceğini belirler. Beauvoir’a göre erkekler, ataerkilliğin başlangıcından bu yana kadını bağımlı yaşatmanın gerekli olduğunu düşünüp ellerinde bulundurdukları somut güçlerle kadını baskılayacak ve kadının zararına olacak yasalar oluşturmuştur. Bu da kadının somut olarak öteki, “erkeğe benzemeyen” olmasını sağlamıştır.5Simone de Beauvoir (1993) Kadın İkinci Cins I: Genç Kızlık Çağı, çev. Bertan Onaran, 7.Baskı, İstanbul: Payel Yayınları, sf. 153

Buradan hareketle toplumsal ilişkilerde somut güçleri elinde bulunan erkeğin, kadını öteki’leştirmek ve kendi ben’liğini sağlamlaştırmak için çeşitli yollara başvurduğu sonucuna ulaşılabilir. Erkek, kadını öteki ve alışılmışın dışında olan, kendi olmayan ve ancak erkek ile ilişkisi bağlamında var olabilen olarak tanımlar.6Erkek, kadını öteki ve alışılmışın dışında olan, kendi olmayan ve ancak erkek ile ilişkisi bağlamında var olabilen olarak tanımlar (Cevizci, 2012, s. 683). Bu durum ataerkil ilişkilerde kadının korunan, itaat eden, evine ve erkeğin ihtiyaçlarına bakan, narin olan ve annelik görevini yerine getirerek erkeğin soyunu devam ettiren rollerini üstlenmesi beklentisini getirir. Buna karşılık güçlü sıfatlarla nitelendirilen erkek imgesi kadını erkeğe her alanda bağımlı kılar. Kadın özel alana aitken erkek kamusal alana ait olarak konumlanır.

Geçtiğimiz Haziran ayında şiddet gördüğü eşinden boşanmak isteyen ve sığınma evine gitmek için evden kaçan Kadriye Çavuş, bulunduğu otobüsten dövülerek indirilmişti. Kadriye’nin boşanmak istediği erkek “Neden yaptınız?” sorusuna “Karım değil mi?” diyerek karşılık verdi.7Otobüsten kaçırılan kadın bulundu, Milliyet, 20.06.2019  http://www.milliyet.com.tr/gundem/otobusten-kacirilan-kadin-bulundu-2892468 Evlenmeden önce “X’in kızı” olarak adlandırılan kadın, evlendikten sonra “Y’nin karısı” olarak görüldüğü için hayatı hakkındaki kararlar da bağlı olduğu bu erkekler tarafından verilir. Bu nedenle kendi hayatını kurmaya, yaşamaya hakkı yoktur.

****

Kadın bedeninin erkekler tarafından tüketilen bir nesneye dönüştürülmesi ile birlikte bedeni bile kadına ait olmaktan çıkarılır. Kadının giydikleri, cinsel yönelimi, hamileliği, kilosu, makyajı ile birlikte bedeniyle ilişkili her şey erkekler tarafından bir cinsellik objesi halini alırken kadın emeği de ancak erkeğe hizmet etmek amacıyla kullanıldığında değerlidir. Böylelikle hem bedeni hem de emeği sömürülen kadınlar kendilerine ait bedene de emeğe de zamanla yabancılaşır. Özellikle hegemonya’nın tahakkümündeki beden, pazar ekonomisi tarafından çeşitli biçimlerde sömürülür. Kadın işlerin çoğunu yapar ama emeği ona ait değildir, erkeğe hizmet ettiğinde olması gerekendir, hizmet etmediğinde ise görünmezdir. Bedeni de erkek egemen sistemin ve erkek bireylerin arzularına, ihtiyaçlarına, görsel zevklerine, üreme amacına hizmet etmek için kullanılan bir araçtır. Öyle ki “annelik içgüdüsü” yanılgısı bile kadının duygularını, emeğini ve bedenini sömürerek kadın ile bu kavramlar arasındaki aidiyet ilişkisini şekillendirir. Anneyle çocuk arasında hamilelikten başlayan bir bağ olduğu iddiası kürtaj karşıtlığından başlayarak çocuğun yetişkinliğinde de devam eden ve tüm sorumluluğu kadına yıkan bir sömürü düzeninin kurucusudur.

Toplum, kadını belli aidiyetler içerisinde tutarak manipüle eder. “Annelik”, “karılık”, “kız evlatlık”, “namus”, “ahlak” gibi kavramlarla oluşturulan aidiyet çerçeveleri bu sınırların dışına çıkan kadının toplumdan dışlanmasından öldürülmesine kadar çeşitli sonuçlarla yüzleşmesine neden olur. Böylelikle kendi bedeni ve hayatına sahip olmak isteyen kadın, bedelini hayatıyla ya da “ait olduğu” toplumdan dışlanmayla, “adının çıkmasıyla” öder.

****

Özellikle sosyal medya kullanımının artmasıyla etki alanının genişleten popüler kültür, beraberinde kadının vitrin olarak kullanılmasını getirir. Bu durum biyo-iktidarı tetiklediği gibi aynı zamanda kadınların gözünde kendilerine karşı yaşadıkları yabancılaşmayı somutlaştırır. Popüler kültür kadını özellikle bedenine karşı bir mutsuzluğa iterek kendine karşı yabancılaştırır. Bu da zamanla kadınları hem bireysel hem de kitlesel olarak mücadeleye iten eylemleri beraberinde getirir. Erkeğin arzu nesnesi olmaktan çıkarılması hedeflenen beden algısı için kadınlar, bedenlerini kendi rızalarıyla ve kendi arzuları dahilinde feminist mücadelenin birçok alanında görünür kılarlar. En kitlesel olarak Femen eylemlerinde kendini gösteren bu durum çeşitli sosyal medya platformlarında yapılan paylaşımlarda da yer alır.

Hayatın her alanında yüzleştikleri yabancılaşma ve aidiyet manipülasyonlarının farkına varan kadınların mücadelesi ile birlikte feminizm, en çok baskıyı gören toplumsal hareketlerin başında gelmesine rağmen yükselişini tüm hızıyla sürdürmektedir. Öyle ki kadınlar her 8 Mart’ta, kendileriyle ilgili her yasa tasarısında, her manipülatif söylemde Quebec’te, İstiklal’de, Pekin’de, Twitter’da, Instagram’da ve hayatın her alanında kendi gündemlerini belirleme ve politikalar üzerinde etki sahibi olma potansiyeline sahiptir. Tüm kadınlar özgür olana ve sömürü durana kadar kadın mücadelesinin yükselişi sürecektir.

 

Bu yazıya referans verin: Yaren Bekdemir (24 Ekim 2020), "Aidiyet Çemberine Dışarıdan Bir Bakış: Bir Manipülasyon Hikayesi", Nimbus, Erişim tarihi: 28 Kasım 2020, https://nimbuskultursanat.com/aidiyet/aidiyet-cemberine-disaridan-bir-bakis-bir-manipulasyon-hikayesi/.
Referanslar
 

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir